22 Haziran 2007 Cuma

GÜNEŞİN KRALI

Buyrun sizlere bir hafta sonu hikayesi. "Uçurum Hikayeleri" kitabımdan.
Güzel bir hafta sonu dilerim.

Koray Sıpçıkoğlu
*************


GÜNEŞİN KRALI

Tarlanın diğer ucundaki tepenin, Karabaht Vadisi'ne bakan tarafındaki "UÇ"urumdan "UÇ"tu, "Güneşi tutacağım" diyerek. Köyün delisi miydi? Değil. Fırtınalı gecelerde sokakta uyumak o kadar canını yakmıştı ki, o kadar çatlamıştı ki elleri Körtalih Köyü'nün gecelerinin ayazından, o kadar bu köyün adamı olduğu belliydi ki talihinden; gitti, hem de uçarak.

Yanlışlıkla Servet Ağa ayağına takılıp da düşenden beri almamışlardı köy kahvesine. Oysa ne güzeldi kahvedeki soba başında muhabbetler. Hele bir de iki kuruş varsa elde avuçta; bir simit, iki tavşan kanı çay vay anam vay..Yıllarca köyün bütün davarını o çekip götürmüştü ardı sıra özgürlüğe. Davarlara özgürlük türküleri söylemek bile ayrı bir delilik sayılırken köyde, varsın deli desinler tüm türküleri ezberlemiş bir de üstüne kendisi türküler dizmişti özgürlük yollarında. Sadece özgürlük mü? Sevdaya da, aşka da, yalnızlığa da, hatta rahmetli babası kendisine karşı geldi diye, Servet Ağa'nın yıllar önce yaktığı tek göz evlerinin bahçesindeki kırmızı erik ağacına bile türkü yakmıştı.

Bir baş ağrısıdır gidiyordu son zamanlarda. Oysa alışmıştı da soğukta uyumaya. Bu sene de kış çok sert geçmişti. Muhallebicinin kızı Şükriye'yi hayal ederek uyumaya çalışmıştı, eski arkadaşı şimdi yüzüne bile bakmayan Hasan gilin ahırının yan tarafında bir çukurda.Çukurun dibine naylon sermiş, üstünü de samanla kapatmıştı. Üç gece önce yağan kar sabah kalktığında kemiklerini sızlatıyordu. Şükriye bile kar etmemişti bu sefer. İliklerine kadar donmuştu. Bakkal Şevket'in oğlu gizli gizli bir bardak çayla biraz şeker vermeseydi, herhalde üç gün önce kavuşacaktı anasıyla babasına.

..............................................

Karabaht Vadisi memleketin adını ad yapan vadiydi. Körtalih Köyü kışların en soğuk geçtiğinin kıpkırmızı noktasıydı koskoca meteoroloji haritasında bile. Kırmızı noktalı masmavi bir buz soğukluğu, apaçık gökyüzünde tüyler ürperten ayazlardı özelliği. Güneş hiçbir yerden bu kadar net görünmez, lakin hiçbir yerde de bu kadar az ısıtmazdı. Sobaya yaklaşan eller gibi, güneşe doğru ellerini kaldırırdı insanlar bir parça ısınsın parmak uçları diye, nafile.

"Dünya'nın en yalancı kahpesi...." derdi Salih Usta. "Gösterir de vermez yıllardır, biri bir gün uğruna gidecek ya hayırlısı..."

...............................................

Şükriye güneşten daha güzel, Şükriye güneşten daha parlak, Şükriye rüyaların kadını. Her gece önce hayal eder, sonra rüyalarında görürdü Şükriye'yi de, her sabah şeytana uymuş uyanırdı. "Akşam olur karanlığa kalırsın / Derin derin sevdalara dalarsın / Oy gelin gelin / Sevdalı gelin öldürdün beni" . Türkü gibi yaralar açıldı önca ellerinde. Yüreğini göremezdik. Bir umuttu türkü, bir kaçış "Öten bülbül senin yuvan mı yoktur / Yoksa benim gibi derdin mi çoktur / Oy gelin gelin / Sevdalı gelin / Öldürdün beni." Kendi de türkü olmuştu. Sazın bam teli gibi gerilen yürekte soğuğun acısı. "Beni duyup yad ellere varırsan / Sana zulüm bana ölüm değil mi / Oy gelin sevdalı gelin öldürdün beni." Zulüm de ölümde dünyada var. Sevda her yerde. Ölünce de seversin, belki cehennem ateşine bile dayanır sevdalı yürek. Soğuktan donmaktansa, sevdanın da ısısıyla cehennemde yanmak fikri hiç de fena gelmiyordu kulağa. Her gece Şükriye uğruna şeytana uyulunca her sabah Kıçdonduran Deresi'nde yunmak yerine cehennemde cayır cayır yanmak fikri...

"Uçurumun kenarına tahta bir çit gerelim, çoluk çocuk bir şey gelir başına......." deyince Ahret Kahya

"Yok ulen..." dedi Servet Ağa. "Biz de buralarda büyüdük bize bir şey oldu mu? Akıllı adam bebe de olsa kollar kendini. Yasaklarız o tarafa gitmeyi olur biter." dedi. Yani dediğinden beri, ki dediği dedik bu ağanın herkes bilir falakasının tadını, köyün Karabaht Vadisi'ne bakan tarafına gitmek yasaktı.

Soğuktan elleri, yüreği parça parça koştu uçuruma doğru. Karabaht Vadisi ayaklarının altındaydı. Bir türkü dilinde kaşık çalar gibi el şıklatarak gidiyordu. "Çiçekler ekiliyor güzelim haydı haydı / Bahçaya dikiliyor aman nideyim nasıl edeyim / Sen orada ben burda güzelim haydı haydı / Böyle zor çekiliyor aman nidelim nasıl edelim / Gel yanıma sevdiğim bize gidelim." Sanki gelecekti çağırınca Şükriye kendisiyle. "Bahçada gül ağacı güzelim haydı haydı / Dibinde iki bacı aman nideyim nasıl edeyim / Sinemdeki yaranın güzelim haydı haydı / Sen olasın ilacı aman nidelim nasıl edelim / Gel yanıma sevdiğim bize gidelim." Sıcacık Şükriye güneş gibi. Sıcacık eder yüreğini cehennem ateşi bile olsa. Şükriye güneş gibi, ama Körtalih Köyü'ne doğan güneş gibi. Muhallebisini yemiş uyuyor evinde kalçasında bir eli, eklemleri terlemiş, aklında Servet Ağa'nın oğluyla Servet Ağa'ya ait, köyün tek traktörünün arkası kapalı römorkunda yediği nanelerden aldığı akıl almaz keyif.. Pırıl pırıl Şükriye, Körtalih Köyü'ne doğan güneş kadar kahpe.

"Güneşi tutacağııım...." diye bağırarak koştu Karabaht Vadisine bakan "UÇ"urumun "UÇ"una. Bir tek Bakkal Şevket' in oğlu gördü. "Duuur abi duuur nereyeee..."diye bağırdı.

"Gidiyom.." dedi. "Güneşi tutacam ben, Şükriye'me gidiyom, cehennemde yanmaya gidiyom."

"Ağabey yasak oralara gitmek... Servet Ağa yasakladı..."

"Kıçımı yesin Servet Ağa, söyle ona bundan sonra ben Güneş Kralı'yım ve bu köyde istediğimi ısıtıp istediğimi donduracağım, sen hiç üşümeyeceksin Hasret, korkma..." dedi.

"UÇ"tu Karabaht Vadisi'ne kolları güneşe uzanarak yere çakılana kadar. Yere çakılıp çakılmadığı da bir muamma, kimse bulamadı cesedini. Deli miydi? Değil. Belki de en akıllısıydı köyün. Hep yaptığı gibi yakışanı yaptı. Karabaht'a da, Körtalih'e de. Babası RAsim ve annesi RAbia'ya.Gerçekten soğuktan iliklerine donarak işlenmiş bir yazgıyı, güneşin kralı olarak bozdu RAmazan.

Koray Sıpçıkoğlu "Uçurum Hikayeleri"nden...

8 Haziran 2007 Cuma

OLAĞANALTI, REZİL, ACİZ HAL BÖLGESİ

Yine üç il olağanüstü hal bölgesi ilan edildi.

“Olağanüstü” sıfatının Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde anlamı:
1- Alışılmıştan, benzerlerinden farklı olan, fevkalade.
2- Beklenmedik bir zamanda yapılan, önceden tasarlanmamış olan, fevkalade.
3- Büyük bir hayranlığa yol açan, harikulade.

“Olağanüstü hâl” birleşik sözünün anlamı da:
Sıkıyönetimden önce, sonra veya bundan tamamen bağımsız olarak kanunla belirtilen olağanüstü yetkilerin sivil yönetime verilmesi ve kullanılması durumu, olarak belirtilmektedir.

Doğu ve Güneydoğu’da olağan hâl, pek görülmüş bir durum olmadı hiçbir zaman.
Kim neyin peşindedir bu da adam gibi açıklanamadı taht korkularından.
Hele şimdi, seçim arifesinde, taht sahiplerinin yorumsuz kalmaları;
bölgede gündüz tarlada gece dağdaki oyları kaybetmemek için olsa gerek.

Şehit ailelerinin yürekleri cayır cayır yanarken birileri kozmik dairede poposunun üzerine oturup 38 saat seçmen listesi hazırlamak için vakit harcıyor, bunu da marifetmiş gibi açıklıyor.

Memleketin Şark’ında yine aynı şarkı söyleniyor mermiler arasında, yine aynı ağıt yakılıyor üzerine.

Memleketin üç kenti “Olağanüstü hâl” ilan ediliyor. Neresi olağanüstü ise?
Alışılmıştan, benzerlerinden farklı bir durum olduğu doğru ama fevkalade değil.
Beklenmedik bir zamanda yapıldığı doğru ama önceden tasarlandığı ortada ve yine fevkalade falan değil.
Büyük bir hayranlığa yol açmayacak kadar büyük bir hayvanlık olduğu ise aşikar ve harikulade falan hiç değil.
Yani terörün bizim sözlükteki “olağanüstü” kelimesiyle uzaktan yakından alakası yok.

“Olağanüstü hâl” birleşik sözcüğündeki tanımın ise tekrar tekrar okunması ve tekrar yazılması şart olmuş.
Tanımdaki hangi sivil yönetim ve hangi yetki kısmını hukukçularımız en güzel şekilde açıklayacaktır sanırım.

Partisine siyasetçi ararken: “Çünkü ben, en mükemmel varlık olan insanın hiç bir tanesine kalkıp da adeta yani piyasadaki bir manken gibi bakamam. Çünkü ben manken aramıyorum, ben siyasetçi arıyorum, özellikle derinliği olan.” diyen beyefendi, bu en mükemmel varlık olan insanın daha körpecik, gencecik, aslan gibi, koç gibisinden Tunceli’de 7, Siirt’te 3’ü şehit olduğunda partisindeki mankenler ne yapıyordu merak içindeyim.

Bu hâl olağanüstü falan olamaz. Bu hâl olsa olsa aciz bir hâldir ve olağanın da altında rezil bir durumdur.

Bu işin çözülmesi lazımdır.

Mankenleri falan işe karıştırmadan, adam gibi siyasetçilerle çözülmesi lazımdır.

Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi yan gelip yatma yeri değildir.

1 Haziran 2007 Cuma

İBO URFA’DAN BAĞIMSIZ ADAY

İbo: Leydiiis end centılmınıııııı…..Ağrı Dağı eteğindeeee….

Başkan: Sayın Tatlıses, Türkiye büyük Millet Meclisi kürsüsünde olduğunuzu hatırlayın lütfen…

İbo: Pardone miii hörmetler başkan bey…Sayın milletvekilleri şimdi beeen…beeeennn.. Aydemir neredesin yahu..Lahmacunlar geldi mi?

Aydemir Akbaş: Geldi geldi dağıttırıyorum çocuklara sen konuşmanı yap..

İbo: Saygılarımı sunarım.. Sevgili dinleyicilerim, pardon milletvekilleri, beeeeeen bugün sizlere lahmacun ve çiğ köftenin gayri safi milli hasıladaki yeri üzerine bir konuşma şeettirecektim.. Ne demiş büyüklerimiz ne kadar money o kadar çiğ köfte, ama olay bu değildir efendim, sayın Bülent Hanım kardeşimiz hakkımızda beyanda bulunuyor, beni hukukçularla karşı karşıya getiriyor. Al bakalım şimdi dokunulmazlığımız var, Büleeeent Büleeent ayağını denk alll. Aydemir lahmacun ver..

Aydemir Akbaş: Yahu İbrahim konuşmanı yap sonra yersin. Bu arada şu sarışın milletvekili de fena değilmiş ha yapsana bana..Bir film çekeriz aganigi falan haaa…

İbo: Ben iyi adamım, kötü adam değilim…Örneğin ne zaman Cem Uzan konuşsa ağlarım ben.. Bizim oralarda Okusford yoktu ki okuyamadık biz. Allah’tan okuyamadık da bak koç gibi milletvekili olduk.

Başkan: Konuya gelelim İbrahim Bey…

İbo: Geliyorum efendim. Merinostur halımız merinos ince narin allaah allaaaah… Lan o reklamdı değil mi? He vallahi de billahi de bakın şimdi çiğ köfte yaparken isotun hasını kullanmazsanız afedersiniz basur olursunuz. Bence Urfa başkent olsun, isot diyarı hem bi sürü de peygamber çıkmış. İnan olsun benim büyüdüğüm mağaranın dibinde hazreti Seyfullah efendinin haceti kurumuş hala durur…

Başkan: İbrahim bey son iki dakika…

İbo: Anladım efendim… Çigodi digodi yapma diyorsunuz yani… Şimdi benim küçük oğlan işlerin başına geçti. Yakında ona bir genel müdürlük ayarlayacaz tabii. Benim yeğenim çok o yüzden hakkımda konuşurken milletvekilleri dikkat etsin..Hayır kocaman delikanlı oldular söz geçiremiyorum. Büleeeent Bülent bak ben iyi adamım haaa kötü adam değilim ama artık kimsenin kadim dostu falan da değilim, dikkatli ollll. Benden sonra kürsüye Didem çıksın size bi kıvırtsın şöyle maşallah maaaşallaaah yavrum benim… Asena gibi olmasa da fena değil zam yapacam ona. Zaten ne kazanıyoruz şurada üç kuruş milletvekili maaşına devam. Ayrıca bu sene yeni bir kanun çıkaralım sayın milletvekilleri erövizyona ben gitmek istiyorum. Seneye de UEFA’ya katılacam….

Başkan: İbrahim bey son beş saniye…

İbo: Hörmet ederim sayın başkan… Van, tuuu, triii, foroooooooo….

30 Mayıs 2007 Çarşamba

AHLAKSIZLAR

Ahlak, kızlık zarı gibidir. Bir kere bozulursa artık kız değilsindir.
Bir kere ahlaksızlık ettin mi artık ahlaklı değilsindir.
“Azıcık ahlakı bozuldu.” denemez.
Ahlak’ın azı çoğu yoktur. Ya vardır, ya yoktur.
Ya ahlaklısındır, ya ahlaksız.

Bir kere bile hırsızlık yapsan artık hırsızsındır.
Bir kere bile yalan söylesen artık yalancısındır.
Bir kere bile tecavüz etsen artık tecavüzcüsündür.
Tövbe de etsen artık AHLAKSIZSINDIR.

Koltuğunu kullanıp oğluna gemi aldıysan,
Milyon dolar değerinde villaları nasıl aldığını açıklayamıyorsan,
Çevrendekileri koltuk gücünle zengin ettiysen
ve bu gücü halkının açlığına rağmen cemaatinin menfaati için kullanıyorsan,
Mal varlığının nasıl bir anda dağlar olduğunu düğün dernek takılarıyla açıklıyorsan
Cemaatinin çıkarları adına yaşadığın ülkenin rejimine kastediyorsan,
Dün söylediklerini bugün yalanlıyor, bugün söylediklerine zaten inanmıyorsan, AHLAKSIZSINDIR.

Kurtaracağız diye topraklarını gasp edip silah satmak uğruna insanları öldürüyorsan,
Müttefikim dediğin ülkenin askerlerinin başına çuval geçirebiliyorsan,
Aynı ülkenin başkentinde bomba patladıktan birkaç gün sonra uçaklarınla sınır ihlali yapıp
ülkedeki terörü susturmak için harekete geçen mekanizmaya göz dağı vermeye çalışıyorsan,
Yüzsüzlüğünün haddi hesabını geçmişse AHLAKSIZSINDIR…

Ve seni besleyen ahlaksızlardan güç alırsın.
Ve körler ve sağırlar birbirinizi ağırlar durursunuz.

Ahlak kızlık zarı gibidir.
Bir kere bozuldu mu artık kız değilsindir.
Ama tıp ilerledi ya, bunlar yine bir yolunu bulur.
Diktirir yine kız oğlan kız kesilir.
Çünkü bunlar AHLAKSIZDIR…

11 Mayıs 2007 Cuma

DENİZİN KRALI - Uçurum Hikayeleri'nden

Bir hafta daha bitiyor. Hafta sonuna hazırlık olsun diye bugün siyasetten bahsetmek yerine bir hikayemi paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu hikaye "Uçurum Hikayeleri" kitabımdan. Umarım güzel bir hafta sonu geçirirsiniz.



DENİZİN KRALI

Beni ayaklarımdan yere çivilediler. İlk günlerde çok kızdım Muzaffer Usta' ya. Özgürlüğümden ettiği için beni, ne küfürler ettim bilemezsiniz. Düşünebiliyor musunuz; bir yanınız deniz, bir yanınız yemyeşil ormanken, birileri sizi arkanız denize dönük yere çiviliyor. Her ne kadar orman manzarası harikaysa da, özellikle yağmurlu havalarda; uzun zamandır denizi görememek ne kadar zor oluyor. Sadece sesini duyuyorum sürekli. Hiç sakinleşmez ki bizim buralarda deniz.

Haklısınız unuttum söylemeyi... Bahsettiğim deniz Karadeniz. Ben mi? Denize nazır, Muzaffer Usta' ya ait Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin eskiden uçurum kayalıklarına bakan en eski bankı. Zamanında üzerimde bir de banka ismi yazılıydı, ama durur mu dalgalar. Bir yandan üstüme oturanlar, bir yandan dalgalar yazılarımı sildi. Allah var şimdi, Muzaffer Usta iki kere boyattı beni oğlu İsmail'e.

İsmail kırmızı severdi, kırmızıya boyadı beni. Ta yolun başındaki virajdan, bir tarafın deli mavisi bir tarafın vahşi yeşili arasından kıpkırmızı parlardım. Son üç yıldır boyatmadı beni Muzaffer Usta. İsmail uçurumdan kendini Karadeniz'in kayalıklarına atalıberi.

İsmail delikanlı çocuktu. Balıkçı Hasan Ağabey' in yanında büyüdü. Kral balıkçıydı Hasan Reis. Neler neler öğretmişti İsmail'e. İsmail hep söylerdi. "Önce Allah, sonra babam, sonra Hasan Ağabey gelir, başka da kimseden korkmam....."
Hasan reis "Oğlum ben de bir Allah'tan bir de ara sıra kudurdu mu şu deli denizden korkarım..." derdi.

"Yahu Hasan Ağabey balıkçı adam denizden korkar mı hiç? " diye sormuştu da bir keresinde İsmail

" Seyrederken dalıp gidersen delirtir adamı oğlum bu deniz, üstünde bir şey olmaz lakin seyrederken şaş kazara dalıp gidersen dellendirir adamı. Bu yüzden korkarım işte." demişti Hasan Reis.

Dediği gibi de oldu. İsmail önce aşık oldu Asiye' ye, sonra diline dolandı bir türkü " Ağısarın balını da gel salını salını / Adam cebinde taşır senin gibi gelini / Adam cebinde taşır da senin gibi gelini / Oy sevdiğim oy" İkici kısmı nakarat, en kolay ezberlenen yeri bu türkünün, zaten içinden gelir İsmail'in "Oy Asiye Asiye / Tütün koydum keseye / Baban seni veriyo da bir bağ pırasaya / Oy sevdiğim oy" da babası vermedi Asiye' yi bir bağ pırasaya da, bir pırasa bağına da.

Velhasıl İsmail taktı kafaya Asiye'yi vermeyince babası. Cebinde taşımayı düşünürken elini bile tutamadı Asiye'sinin; keseye koyduğu tütünleri, karşısında dili tutulduğu babasını bile hiçe sayıp; Sis Dağı'nın başları da küfur küfur esiyoken ve dahi babası o yıl kurbanı çifter çifter kesiyoken deniz' e nazır Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin en eski bankının yani benim oturmalığıma ayağını basıp sırtlığıma oturarak Hasan Usta' nın "Dalma sakın haaa..." dediği Karadeniz'e gözleri dalarak sarıp afili kağıtlara duman duman savurdu.

Gittikçe rengi soldu İsmail'in. Gözlerinin rengi viran oldu. Hasan Reis, kokulu çay içerlerken, "Niye gelmiyo senin oğlan artık Muzaffer?" diye soruncaya kadar pek de kimse dikkat etmedi İsmail'in ne ettiğine. İkisi birden kafalarını çevirdiler banka doğru. İsmail'in arkası dönük. Kocaman bir dalga daha vurdu kayalara kırbaç gibi. Bu gün Karadeniz hepten deli. İsmail'in dilinde aynı türkü "Oy Asiye Asiye" ayağa kalktı İsmail.

Hasan Reis "Dur oğlum İsmaiiil..." diye bağırmaya hazırlanırken ayağa kalkıp,

"Kralıyım ulan bu deniziiiin...." diye bir nara salladı. Attı kendini kayalıklardan aşağıya en delisine denizlerin. Kaybolup gitti dalgaların arasında.

"Yine yaptı yapacağını bu deli deniz, Muzaffer....Bakanı delirtir Karadeniz demiştim bizim deli oğlana...." diyebildi Hasan Reis kısık sesle. Muzaffer Usta duydu bunu. İşte cenazeden dönüşte aldı eline çekici balyozu, çevirdi benim sırtımı denize, ayaklarımdan sabitledi beni Muzaffer Usta bir yandan ağlayarak iki gün sonra kıyıya vurduğuna kadar öldüğüne inanamadığı tek oğlu İsmail'inin ardından.

Hikayem budur beyim. Lazlıkla falan ilgisi yok ters durmamın uçurumun kenarında. Denizin Kralı İsmail'in son durağıyım ben.

10 Mayıs 2007 Perşembe

TÜRK MİLLETİNİN IŞIĞI

13 Mayıs’ta İzmir mitingi yapılacak. Katılımın çok fazla olacağı söyleniyor. 13 Mayıs’ın bir başka özelliği anneler gönü olması. Yani bu tarihte İzmir’de hem anneler günü kutlanacak hem de “anasını alan” mitinge katılacak.

Akademisyenler siyasetçileri hep korkutmuştur. Çünkü -azınlığı hariç- siyasetçilerimiz; Tommiks, Teksas okuyan, çizgili pijamalı, piknik tipi adam görünümündedir. Entelektüellikle yakından uzaktan ilgisi olmayan ve halkın dilinden konuşmak gerektiğine inanan bu vekiller, akademik terminolojiyi anlamazlar.

Akademisyenler de kendilerini halktan uzak sayarlar. Halkın dilini unutmuşlardır. Kendilerine ait bir terminolojileri vardır. Zaman zaman ben bile anlamakta güçlük çekerim ki, çoğu bilimsel konuda kavga içerisinde olmaları birbirlerini de pek anlayamadıkları görüntüsü vermektedir.

Öyle güzel bir sürece girildi ki aslında, akademisyenler sivil toplum örgütlerindeki görevlerini ifa etmeye ve toplumu bilinçlendirme adına mitinglerde konuşmalar yapmaya başladılar. Bu konuşmalarda halkın dilini kullanabildiklerini, yani anneleri gibi babaları gibi konuştukları zaman anlaşılır olabildiklerini gördüler. Aslında halk olduklarını gördüler.

Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu kaybolmaktır. Biz demokrasimizin ve laik cumhuriyetimizin değerini anlayabilmek için neredeyse kaybolacaktık. Halkın önsezileri kaybolmak üzereyken harekete geçti ve birbirine ışıklar yakarak yol göstermeye karar verdiler. Böylece vurdumduymazlık sonucu istikamet edindikleri sonu karanlık yoldan çıkıp, aydınlığa doğru kendi ışıklarıyla ve birbirlerini de aydınlatarak gitme kararı aldılar.

Mustafa Kemal Atatürk nutkunda bu karanlığı ve gereğini yıllar önce dile getirmiş aslında:

“Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.”

İşte Türk milleti akademisyeniyle, anasıyla, çağdaş Türk kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla mitinglerde, birbirine ve ülkemize ışık saçarak aydınlığa yürüyor. 13 Mayıs’ta da İzmir’den parlayacak bu ışık.

Işığınız hiç eksilmesin.

9 Mayıs 2007 Çarşamba

ALLAH RIZASI İÇİN PARTİYE Bİ YARDIM ABİLER…

Seçim tarihi belli oldu. Kavgalar gürültüler, doğrular yanlışlar, dürüstler takkiyeciler, seçenler seçilenler, birleşenler birleşemeyenler, birleşecekmiş gibi yapanlar, ne yaptığını bilmeyenler…
Yani siyahlar ve beyazlar değil, renkliler hem de rengârenk.

22 Temmuz’da Türk halkı gerekiyorsa tatilini yarıda kesip sandık başında olacak, evlatlarının geleceği adına biliyorum.
Demokrasinin basamak basamak oturduğunu görüyorum, mutlu oluyorum. Tabii ki karşı sesler olacak ve karşı seslere karşı sesler. Zaten su akar ve yatağını bulur ne de olsa. Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve demokrat halkı da kendi doğrusunu bulacak.

Farkındayım pek üslubuma uygun bir yazı değil bu. Her şey güzel görünüyor. Oysa ben sivri dilimi tutamayanlardanım.
İlla ki eleştirecek bir şeyler bulmalıyım. Bulmadım mı sanıyorsunuz? Buldum buldum.

Ağabeylerim ablalarım; Birileri bana seçim için partilere neden yardım edildiğini, hazineden milyonlarca Yeni Türk Lirası’nın parti kasalarına aktarıldığını anlatsın lütfen.

Bu seçimde beş parti: AKP, CHP, DYP, MHP ve Genç Parti toplam 216 milyon YTL yardım alacaklar seçim öncesinde.

Neden?

Hazineden bu para neden veriliyor partilere?
Hukuki bir açılaması var mı?
Milletten toplanan vergiler partilere seçime girmek için neden dağıtılıyor?
Bu paraya ihtiyacı olan bir parti nasıl olacak da memleketi yönetecek?
Partilerin finansmanıyla ilgili danışmanları yok mu?
Başka yerden para bulamıyorlar mı da milletten alıyorlar?
Bu para neden sadece beş partiye veriliyor?
Diğer partilere verilmeme nedeni nedir?
Ben de seçime girsem bana da verirler mi?
Bu sorularım muhatabı kimdir?

Ağabeylerim ablalarım; partiye bi yardım seçim yaklaştı.

Yukarıdaki sorularımın cevaplarını bilenler varsa bana cevap verebilir mi?