Ahlak, kızlık zarı gibidir. Bir kere bozulursa artık kız değilsindir.
Bir kere ahlaksızlık ettin mi artık ahlaklı değilsindir.
“Azıcık ahlakı bozuldu.” denemez.
Ahlak’ın azı çoğu yoktur. Ya vardır, ya yoktur.
Ya ahlaklısındır, ya ahlaksız.
Bir kere bile hırsızlık yapsan artık hırsızsındır.
Bir kere bile yalan söylesen artık yalancısındır.
Bir kere bile tecavüz etsen artık tecavüzcüsündür.
Tövbe de etsen artık AHLAKSIZSINDIR.
Koltuğunu kullanıp oğluna gemi aldıysan,
Milyon dolar değerinde villaları nasıl aldığını açıklayamıyorsan,
Çevrendekileri koltuk gücünle zengin ettiysen
ve bu gücü halkının açlığına rağmen cemaatinin menfaati için kullanıyorsan,
Mal varlığının nasıl bir anda dağlar olduğunu düğün dernek takılarıyla açıklıyorsan
Cemaatinin çıkarları adına yaşadığın ülkenin rejimine kastediyorsan,
Dün söylediklerini bugün yalanlıyor, bugün söylediklerine zaten inanmıyorsan, AHLAKSIZSINDIR.
Kurtaracağız diye topraklarını gasp edip silah satmak uğruna insanları öldürüyorsan,
Müttefikim dediğin ülkenin askerlerinin başına çuval geçirebiliyorsan,
Aynı ülkenin başkentinde bomba patladıktan birkaç gün sonra uçaklarınla sınır ihlali yapıp
ülkedeki terörü susturmak için harekete geçen mekanizmaya göz dağı vermeye çalışıyorsan,
Yüzsüzlüğünün haddi hesabını geçmişse AHLAKSIZSINDIR…
Ve seni besleyen ahlaksızlardan güç alırsın.
Ve körler ve sağırlar birbirinizi ağırlar durursunuz.
Ahlak kızlık zarı gibidir.
Bir kere bozuldu mu artık kız değilsindir.
Ama tıp ilerledi ya, bunlar yine bir yolunu bulur.
Diktirir yine kız oğlan kız kesilir.
Çünkü bunlar AHLAKSIZDIR…
30 Mayıs 2007 Çarşamba
11 Mayıs 2007 Cuma
DENİZİN KRALI - Uçurum Hikayeleri'nden
Bir hafta daha bitiyor. Hafta sonuna hazırlık olsun diye bugün siyasetten bahsetmek yerine bir hikayemi paylaşmak istiyorum sizlerle. Bu hikaye "Uçurum Hikayeleri" kitabımdan. Umarım güzel bir hafta sonu geçirirsiniz.
DENİZİN KRALI
Beni ayaklarımdan yere çivilediler. İlk günlerde çok kızdım Muzaffer Usta' ya. Özgürlüğümden ettiği için beni, ne küfürler ettim bilemezsiniz. Düşünebiliyor musunuz; bir yanınız deniz, bir yanınız yemyeşil ormanken, birileri sizi arkanız denize dönük yere çiviliyor. Her ne kadar orman manzarası harikaysa da, özellikle yağmurlu havalarda; uzun zamandır denizi görememek ne kadar zor oluyor. Sadece sesini duyuyorum sürekli. Hiç sakinleşmez ki bizim buralarda deniz.
Haklısınız unuttum söylemeyi... Bahsettiğim deniz Karadeniz. Ben mi? Denize nazır, Muzaffer Usta' ya ait Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin eskiden uçurum kayalıklarına bakan en eski bankı. Zamanında üzerimde bir de banka ismi yazılıydı, ama durur mu dalgalar. Bir yandan üstüme oturanlar, bir yandan dalgalar yazılarımı sildi. Allah var şimdi, Muzaffer Usta iki kere boyattı beni oğlu İsmail'e.
İsmail kırmızı severdi, kırmızıya boyadı beni. Ta yolun başındaki virajdan, bir tarafın deli mavisi bir tarafın vahşi yeşili arasından kıpkırmızı parlardım. Son üç yıldır boyatmadı beni Muzaffer Usta. İsmail uçurumdan kendini Karadeniz'in kayalıklarına atalıberi.
İsmail delikanlı çocuktu. Balıkçı Hasan Ağabey' in yanında büyüdü. Kral balıkçıydı Hasan Reis. Neler neler öğretmişti İsmail'e. İsmail hep söylerdi. "Önce Allah, sonra babam, sonra Hasan Ağabey gelir, başka da kimseden korkmam....."
Hasan reis "Oğlum ben de bir Allah'tan bir de ara sıra kudurdu mu şu deli denizden korkarım..." derdi.
"Yahu Hasan Ağabey balıkçı adam denizden korkar mı hiç? " diye sormuştu da bir keresinde İsmail
" Seyrederken dalıp gidersen delirtir adamı oğlum bu deniz, üstünde bir şey olmaz lakin seyrederken şaş kazara dalıp gidersen dellendirir adamı. Bu yüzden korkarım işte." demişti Hasan Reis.
Dediği gibi de oldu. İsmail önce aşık oldu Asiye' ye, sonra diline dolandı bir türkü " Ağısarın balını da gel salını salını / Adam cebinde taşır senin gibi gelini / Adam cebinde taşır da senin gibi gelini / Oy sevdiğim oy" İkici kısmı nakarat, en kolay ezberlenen yeri bu türkünün, zaten içinden gelir İsmail'in "Oy Asiye Asiye / Tütün koydum keseye / Baban seni veriyo da bir bağ pırasaya / Oy sevdiğim oy" da babası vermedi Asiye' yi bir bağ pırasaya da, bir pırasa bağına da.
Velhasıl İsmail taktı kafaya Asiye'yi vermeyince babası. Cebinde taşımayı düşünürken elini bile tutamadı Asiye'sinin; keseye koyduğu tütünleri, karşısında dili tutulduğu babasını bile hiçe sayıp; Sis Dağı'nın başları da küfur küfur esiyoken ve dahi babası o yıl kurbanı çifter çifter kesiyoken deniz' e nazır Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin en eski bankının yani benim oturmalığıma ayağını basıp sırtlığıma oturarak Hasan Usta' nın "Dalma sakın haaa..." dediği Karadeniz'e gözleri dalarak sarıp afili kağıtlara duman duman savurdu.
Gittikçe rengi soldu İsmail'in. Gözlerinin rengi viran oldu. Hasan Reis, kokulu çay içerlerken, "Niye gelmiyo senin oğlan artık Muzaffer?" diye soruncaya kadar pek de kimse dikkat etmedi İsmail'in ne ettiğine. İkisi birden kafalarını çevirdiler banka doğru. İsmail'in arkası dönük. Kocaman bir dalga daha vurdu kayalara kırbaç gibi. Bu gün Karadeniz hepten deli. İsmail'in dilinde aynı türkü "Oy Asiye Asiye" ayağa kalktı İsmail.
Hasan Reis "Dur oğlum İsmaiiil..." diye bağırmaya hazırlanırken ayağa kalkıp,
"Kralıyım ulan bu deniziiiin...." diye bir nara salladı. Attı kendini kayalıklardan aşağıya en delisine denizlerin. Kaybolup gitti dalgaların arasında.
"Yine yaptı yapacağını bu deli deniz, Muzaffer....Bakanı delirtir Karadeniz demiştim bizim deli oğlana...." diyebildi Hasan Reis kısık sesle. Muzaffer Usta duydu bunu. İşte cenazeden dönüşte aldı eline çekici balyozu, çevirdi benim sırtımı denize, ayaklarımdan sabitledi beni Muzaffer Usta bir yandan ağlayarak iki gün sonra kıyıya vurduğuna kadar öldüğüne inanamadığı tek oğlu İsmail'inin ardından.
Hikayem budur beyim. Lazlıkla falan ilgisi yok ters durmamın uçurumun kenarında. Denizin Kralı İsmail'in son durağıyım ben.
DENİZİN KRALI
Beni ayaklarımdan yere çivilediler. İlk günlerde çok kızdım Muzaffer Usta' ya. Özgürlüğümden ettiği için beni, ne küfürler ettim bilemezsiniz. Düşünebiliyor musunuz; bir yanınız deniz, bir yanınız yemyeşil ormanken, birileri sizi arkanız denize dönük yere çiviliyor. Her ne kadar orman manzarası harikaysa da, özellikle yağmurlu havalarda; uzun zamandır denizi görememek ne kadar zor oluyor. Sadece sesini duyuyorum sürekli. Hiç sakinleşmez ki bizim buralarda deniz.
Haklısınız unuttum söylemeyi... Bahsettiğim deniz Karadeniz. Ben mi? Denize nazır, Muzaffer Usta' ya ait Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin eskiden uçurum kayalıklarına bakan en eski bankı. Zamanında üzerimde bir de banka ismi yazılıydı, ama durur mu dalgalar. Bir yandan üstüme oturanlar, bir yandan dalgalar yazılarımı sildi. Allah var şimdi, Muzaffer Usta iki kere boyattı beni oğlu İsmail'e.
İsmail kırmızı severdi, kırmızıya boyadı beni. Ta yolun başındaki virajdan, bir tarafın deli mavisi bir tarafın vahşi yeşili arasından kıpkırmızı parlardım. Son üç yıldır boyatmadı beni Muzaffer Usta. İsmail uçurumdan kendini Karadeniz'in kayalıklarına atalıberi.
İsmail delikanlı çocuktu. Balıkçı Hasan Ağabey' in yanında büyüdü. Kral balıkçıydı Hasan Reis. Neler neler öğretmişti İsmail'e. İsmail hep söylerdi. "Önce Allah, sonra babam, sonra Hasan Ağabey gelir, başka da kimseden korkmam....."
Hasan reis "Oğlum ben de bir Allah'tan bir de ara sıra kudurdu mu şu deli denizden korkarım..." derdi.
"Yahu Hasan Ağabey balıkçı adam denizden korkar mı hiç? " diye sormuştu da bir keresinde İsmail
" Seyrederken dalıp gidersen delirtir adamı oğlum bu deniz, üstünde bir şey olmaz lakin seyrederken şaş kazara dalıp gidersen dellendirir adamı. Bu yüzden korkarım işte." demişti Hasan Reis.
Dediği gibi de oldu. İsmail önce aşık oldu Asiye' ye, sonra diline dolandı bir türkü " Ağısarın balını da gel salını salını / Adam cebinde taşır senin gibi gelini / Adam cebinde taşır da senin gibi gelini / Oy sevdiğim oy" İkici kısmı nakarat, en kolay ezberlenen yeri bu türkünün, zaten içinden gelir İsmail'in "Oy Asiye Asiye / Tütün koydum keseye / Baban seni veriyo da bir bağ pırasaya / Oy sevdiğim oy" da babası vermedi Asiye' yi bir bağ pırasaya da, bir pırasa bağına da.
Velhasıl İsmail taktı kafaya Asiye'yi vermeyince babası. Cebinde taşımayı düşünürken elini bile tutamadı Asiye'sinin; keseye koyduğu tütünleri, karşısında dili tutulduğu babasını bile hiçe sayıp; Sis Dağı'nın başları da küfur küfur esiyoken ve dahi babası o yıl kurbanı çifter çifter kesiyoken deniz' e nazır Çamlık Aile Çay Bahçesi'nin en eski bankının yani benim oturmalığıma ayağını basıp sırtlığıma oturarak Hasan Usta' nın "Dalma sakın haaa..." dediği Karadeniz'e gözleri dalarak sarıp afili kağıtlara duman duman savurdu.
Gittikçe rengi soldu İsmail'in. Gözlerinin rengi viran oldu. Hasan Reis, kokulu çay içerlerken, "Niye gelmiyo senin oğlan artık Muzaffer?" diye soruncaya kadar pek de kimse dikkat etmedi İsmail'in ne ettiğine. İkisi birden kafalarını çevirdiler banka doğru. İsmail'in arkası dönük. Kocaman bir dalga daha vurdu kayalara kırbaç gibi. Bu gün Karadeniz hepten deli. İsmail'in dilinde aynı türkü "Oy Asiye Asiye" ayağa kalktı İsmail.
Hasan Reis "Dur oğlum İsmaiiil..." diye bağırmaya hazırlanırken ayağa kalkıp,
"Kralıyım ulan bu deniziiiin...." diye bir nara salladı. Attı kendini kayalıklardan aşağıya en delisine denizlerin. Kaybolup gitti dalgaların arasında.
"Yine yaptı yapacağını bu deli deniz, Muzaffer....Bakanı delirtir Karadeniz demiştim bizim deli oğlana...." diyebildi Hasan Reis kısık sesle. Muzaffer Usta duydu bunu. İşte cenazeden dönüşte aldı eline çekici balyozu, çevirdi benim sırtımı denize, ayaklarımdan sabitledi beni Muzaffer Usta bir yandan ağlayarak iki gün sonra kıyıya vurduğuna kadar öldüğüne inanamadığı tek oğlu İsmail'inin ardından.
Hikayem budur beyim. Lazlıkla falan ilgisi yok ters durmamın uçurumun kenarında. Denizin Kralı İsmail'in son durağıyım ben.
10 Mayıs 2007 Perşembe
TÜRK MİLLETİNİN IŞIĞI
13 Mayıs’ta İzmir mitingi yapılacak. Katılımın çok fazla olacağı söyleniyor. 13 Mayıs’ın bir başka özelliği anneler gönü olması. Yani bu tarihte İzmir’de hem anneler günü kutlanacak hem de “anasını alan” mitinge katılacak.
Akademisyenler siyasetçileri hep korkutmuştur. Çünkü -azınlığı hariç- siyasetçilerimiz; Tommiks, Teksas okuyan, çizgili pijamalı, piknik tipi adam görünümündedir. Entelektüellikle yakından uzaktan ilgisi olmayan ve halkın dilinden konuşmak gerektiğine inanan bu vekiller, akademik terminolojiyi anlamazlar.
Akademisyenler de kendilerini halktan uzak sayarlar. Halkın dilini unutmuşlardır. Kendilerine ait bir terminolojileri vardır. Zaman zaman ben bile anlamakta güçlük çekerim ki, çoğu bilimsel konuda kavga içerisinde olmaları birbirlerini de pek anlayamadıkları görüntüsü vermektedir.
Öyle güzel bir sürece girildi ki aslında, akademisyenler sivil toplum örgütlerindeki görevlerini ifa etmeye ve toplumu bilinçlendirme adına mitinglerde konuşmalar yapmaya başladılar. Bu konuşmalarda halkın dilini kullanabildiklerini, yani anneleri gibi babaları gibi konuştukları zaman anlaşılır olabildiklerini gördüler. Aslında halk olduklarını gördüler.
Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu kaybolmaktır. Biz demokrasimizin ve laik cumhuriyetimizin değerini anlayabilmek için neredeyse kaybolacaktık. Halkın önsezileri kaybolmak üzereyken harekete geçti ve birbirine ışıklar yakarak yol göstermeye karar verdiler. Böylece vurdumduymazlık sonucu istikamet edindikleri sonu karanlık yoldan çıkıp, aydınlığa doğru kendi ışıklarıyla ve birbirlerini de aydınlatarak gitme kararı aldılar.
Mustafa Kemal Atatürk nutkunda bu karanlığı ve gereğini yıllar önce dile getirmiş aslında:
“Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.”
İşte Türk milleti akademisyeniyle, anasıyla, çağdaş Türk kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla mitinglerde, birbirine ve ülkemize ışık saçarak aydınlığa yürüyor. 13 Mayıs’ta da İzmir’den parlayacak bu ışık.
Işığınız hiç eksilmesin.
Akademisyenler siyasetçileri hep korkutmuştur. Çünkü -azınlığı hariç- siyasetçilerimiz; Tommiks, Teksas okuyan, çizgili pijamalı, piknik tipi adam görünümündedir. Entelektüellikle yakından uzaktan ilgisi olmayan ve halkın dilinden konuşmak gerektiğine inanan bu vekiller, akademik terminolojiyi anlamazlar.
Akademisyenler de kendilerini halktan uzak sayarlar. Halkın dilini unutmuşlardır. Kendilerine ait bir terminolojileri vardır. Zaman zaman ben bile anlamakta güçlük çekerim ki, çoğu bilimsel konuda kavga içerisinde olmaları birbirlerini de pek anlayamadıkları görüntüsü vermektedir.
Öyle güzel bir sürece girildi ki aslında, akademisyenler sivil toplum örgütlerindeki görevlerini ifa etmeye ve toplumu bilinçlendirme adına mitinglerde konuşmalar yapmaya başladılar. Bu konuşmalarda halkın dilini kullanabildiklerini, yani anneleri gibi babaları gibi konuştukları zaman anlaşılır olabildiklerini gördüler. Aslında halk olduklarını gördüler.
Bir şehri öğrenmenin en iyi yolu kaybolmaktır. Biz demokrasimizin ve laik cumhuriyetimizin değerini anlayabilmek için neredeyse kaybolacaktık. Halkın önsezileri kaybolmak üzereyken harekete geçti ve birbirine ışıklar yakarak yol göstermeye karar verdiler. Böylece vurdumduymazlık sonucu istikamet edindikleri sonu karanlık yoldan çıkıp, aydınlığa doğru kendi ışıklarıyla ve birbirlerini de aydınlatarak gitme kararı aldılar.
Mustafa Kemal Atatürk nutkunda bu karanlığı ve gereğini yıllar önce dile getirmiş aslında:
“Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.”
İşte Türk milleti akademisyeniyle, anasıyla, çağdaş Türk kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla mitinglerde, birbirine ve ülkemize ışık saçarak aydınlığa yürüyor. 13 Mayıs’ta da İzmir’den parlayacak bu ışık.
Işığınız hiç eksilmesin.
9 Mayıs 2007 Çarşamba
ALLAH RIZASI İÇİN PARTİYE Bİ YARDIM ABİLER…
Seçim tarihi belli oldu. Kavgalar gürültüler, doğrular yanlışlar, dürüstler takkiyeciler, seçenler seçilenler, birleşenler birleşemeyenler, birleşecekmiş gibi yapanlar, ne yaptığını bilmeyenler…
Yani siyahlar ve beyazlar değil, renkliler hem de rengârenk.
22 Temmuz’da Türk halkı gerekiyorsa tatilini yarıda kesip sandık başında olacak, evlatlarının geleceği adına biliyorum.
Demokrasinin basamak basamak oturduğunu görüyorum, mutlu oluyorum. Tabii ki karşı sesler olacak ve karşı seslere karşı sesler. Zaten su akar ve yatağını bulur ne de olsa. Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve demokrat halkı da kendi doğrusunu bulacak.
Farkındayım pek üslubuma uygun bir yazı değil bu. Her şey güzel görünüyor. Oysa ben sivri dilimi tutamayanlardanım.
İlla ki eleştirecek bir şeyler bulmalıyım. Bulmadım mı sanıyorsunuz? Buldum buldum.
Ağabeylerim ablalarım; Birileri bana seçim için partilere neden yardım edildiğini, hazineden milyonlarca Yeni Türk Lirası’nın parti kasalarına aktarıldığını anlatsın lütfen.
Bu seçimde beş parti: AKP, CHP, DYP, MHP ve Genç Parti toplam 216 milyon YTL yardım alacaklar seçim öncesinde.
Neden?
Hazineden bu para neden veriliyor partilere?
Hukuki bir açılaması var mı?
Milletten toplanan vergiler partilere seçime girmek için neden dağıtılıyor?
Bu paraya ihtiyacı olan bir parti nasıl olacak da memleketi yönetecek?
Partilerin finansmanıyla ilgili danışmanları yok mu?
Başka yerden para bulamıyorlar mı da milletten alıyorlar?
Bu para neden sadece beş partiye veriliyor?
Diğer partilere verilmeme nedeni nedir?
Ben de seçime girsem bana da verirler mi?
Bu sorularım muhatabı kimdir?
Ağabeylerim ablalarım; partiye bi yardım seçim yaklaştı.
Yukarıdaki sorularımın cevaplarını bilenler varsa bana cevap verebilir mi?
Yani siyahlar ve beyazlar değil, renkliler hem de rengârenk.
22 Temmuz’da Türk halkı gerekiyorsa tatilini yarıda kesip sandık başında olacak, evlatlarının geleceği adına biliyorum.
Demokrasinin basamak basamak oturduğunu görüyorum, mutlu oluyorum. Tabii ki karşı sesler olacak ve karşı seslere karşı sesler. Zaten su akar ve yatağını bulur ne de olsa. Türkiye Cumhuriyeti’nin özgür ve demokrat halkı da kendi doğrusunu bulacak.
Farkındayım pek üslubuma uygun bir yazı değil bu. Her şey güzel görünüyor. Oysa ben sivri dilimi tutamayanlardanım.
İlla ki eleştirecek bir şeyler bulmalıyım. Bulmadım mı sanıyorsunuz? Buldum buldum.
Ağabeylerim ablalarım; Birileri bana seçim için partilere neden yardım edildiğini, hazineden milyonlarca Yeni Türk Lirası’nın parti kasalarına aktarıldığını anlatsın lütfen.
Bu seçimde beş parti: AKP, CHP, DYP, MHP ve Genç Parti toplam 216 milyon YTL yardım alacaklar seçim öncesinde.
Neden?
Hazineden bu para neden veriliyor partilere?
Hukuki bir açılaması var mı?
Milletten toplanan vergiler partilere seçime girmek için neden dağıtılıyor?
Bu paraya ihtiyacı olan bir parti nasıl olacak da memleketi yönetecek?
Partilerin finansmanıyla ilgili danışmanları yok mu?
Başka yerden para bulamıyorlar mı da milletten alıyorlar?
Bu para neden sadece beş partiye veriliyor?
Diğer partilere verilmeme nedeni nedir?
Ben de seçime girsem bana da verirler mi?
Bu sorularım muhatabı kimdir?
Ağabeylerim ablalarım; partiye bi yardım seçim yaklaştı.
Yukarıdaki sorularımın cevaplarını bilenler varsa bana cevap verebilir mi?
8 Mayıs 2007 Salı
PARDON YANİ – SADRİ ABİ
Dün akşam Sadri Alışık Usta’nın anısına sanat ödülleri dağıtıldı. Bu organizasyonun on ikinci senesinde her şey yerli yerinde görünüyordu. Doğru jüri –Nedim Saban hariç-, doğru ödül dağıtımı –popülariteye bakmaksızın hak edenlere- ve güzel bir atmosfer.
Keyifle izledim. Bu arada Sadri Usta’nın eski filmlerinden kısa örnekler verildi. Gözlerimin dolduğu anlar olmadı değil.
Hele o Ofsayt Osman karakterini oynadığı filmdeki mahkeme sahnesi. “Kendim için yapmadım, bir hayat kurtulsun diye yaptım…” derken, “Hiçbir şey önemli değil tek bir hayat kurtulsun…” derken, “Yoksa yine mi gol olmadı… Yine mi atamadım… Siz söyleyin hâkim bey…” derken…
Ve en güzeli, hâkimin dosyayı kapatıp “Gol…” derken yaşattıkları ne kadar güzeldi.
Bizim kuşak bu filmlerle büyüdü. O zamanlar Play Station, bilgisayar falan hak getire. İç içe geçen toplarımız, plastik arabalarımız, misketlerimiz, gazoz kapaklarımız vardı. Bir de Hulusi Kentmen, Sadri Alışık, Ayhan Işık, Cevat Kurtuluş gibi iyi adamlardan oluşan bir çevremiz.
Sanki biri bizi dövmeye kalksa Hulusi Amca gelip kurtaracak, Ayhan Ağabey de onları bir güzel pataklayacak gibi gelirdi.
Sinema ve Tiyatro, hayatımıza bizler farkında olmadan neler neler katıyor. Sadece sinema ve tiyatro değil aslında, sanatın her dalı çok önemli.
Siyasi istikrarın yanı sıra ülkemizin, sanata daha çok önem veren yönetimlere ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Asosyalleşen toplumu yeniden sosyal hale getirmenin yolu sanattan geçiyor. Çünkü sanat toplumsal bilinci bir araya getiriyor. Çünkü sanatla uğraşanlar arınıyor, kötü enerjilerini fırlatıp atıyor, yepyeni bir sinerji yaratıyor. Çünkü sanatla uğraşan çocuklar ve gençler daha zeki ve yetenekli yetişiyor; gelecekte karşılaşacakları sorunları sağduyuyla çözebiliyorlar.
Yeni yönetimler umarım salon yıkanlardan değil salon yapanlardan oluşur.
Sadri Usta’yı, anısına yazdığım ve “Midemde Kelebekler” kitabımda yayımlanan “Pardon Yani” şiirimle anmak istiyorum.
PARDON YANİ (Sadri Alışık' ın anısına)
Pardon sizi sevdim galiba
Canınız yanmadı umarım
Ah çok affedersiniz yanlışlıkla oldu
Yani ben de istemezdim böyle olsun ama
Sevdim işte hay Allah
Bir yerinize bir şey olmadı ya
Pardon çok pardon
Bir dakika durun bakayım şöyle
Hah... şöyle bir bakınız gözlerime
Evet evet haklıyım yine
Yani hatanın iyisi bu işte
Kazara oldu pardon
Ama iyi ki sevdim
Yani şimdi
"Adam sen de..." diyeceksiniz
Olsun canım
Sevdim ya işte
Pardon yani.
Yani velhasıl
Kazanın böylesi dostlar başına
Aman siz de lütfen dikkatli olun
Benim aşkım biraz fenadır
Ne gribe benzer ne başka şeye
Vurur direk adamın yüreğinden başına.
Paşa dedem derdi ki
"Seversen tut saçından
Tut da tam bağrına bas
Bakma gözün yaşına"
Kaza maza oldu işte
Sevdim ya
"Uf" olduysa uzatın öpeyim kalbinizi
Korkmayın canım korkmayın
Bir daha severken
İncitmem sizi.
"Kim ulan bu ?" diye soran olursa
Şairmiş adı da Koray' mış deyin
Aşk sarhoşuyuz işte,
Bilen bilir bizi...
Keyifle izledim. Bu arada Sadri Usta’nın eski filmlerinden kısa örnekler verildi. Gözlerimin dolduğu anlar olmadı değil.
Hele o Ofsayt Osman karakterini oynadığı filmdeki mahkeme sahnesi. “Kendim için yapmadım, bir hayat kurtulsun diye yaptım…” derken, “Hiçbir şey önemli değil tek bir hayat kurtulsun…” derken, “Yoksa yine mi gol olmadı… Yine mi atamadım… Siz söyleyin hâkim bey…” derken…
Ve en güzeli, hâkimin dosyayı kapatıp “Gol…” derken yaşattıkları ne kadar güzeldi.
Bizim kuşak bu filmlerle büyüdü. O zamanlar Play Station, bilgisayar falan hak getire. İç içe geçen toplarımız, plastik arabalarımız, misketlerimiz, gazoz kapaklarımız vardı. Bir de Hulusi Kentmen, Sadri Alışık, Ayhan Işık, Cevat Kurtuluş gibi iyi adamlardan oluşan bir çevremiz.
Sanki biri bizi dövmeye kalksa Hulusi Amca gelip kurtaracak, Ayhan Ağabey de onları bir güzel pataklayacak gibi gelirdi.
Sinema ve Tiyatro, hayatımıza bizler farkında olmadan neler neler katıyor. Sadece sinema ve tiyatro değil aslında, sanatın her dalı çok önemli.
Siyasi istikrarın yanı sıra ülkemizin, sanata daha çok önem veren yönetimlere ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Asosyalleşen toplumu yeniden sosyal hale getirmenin yolu sanattan geçiyor. Çünkü sanat toplumsal bilinci bir araya getiriyor. Çünkü sanatla uğraşanlar arınıyor, kötü enerjilerini fırlatıp atıyor, yepyeni bir sinerji yaratıyor. Çünkü sanatla uğraşan çocuklar ve gençler daha zeki ve yetenekli yetişiyor; gelecekte karşılaşacakları sorunları sağduyuyla çözebiliyorlar.
Yeni yönetimler umarım salon yıkanlardan değil salon yapanlardan oluşur.
Sadri Usta’yı, anısına yazdığım ve “Midemde Kelebekler” kitabımda yayımlanan “Pardon Yani” şiirimle anmak istiyorum.
PARDON YANİ (Sadri Alışık' ın anısına)
Pardon sizi sevdim galiba
Canınız yanmadı umarım
Ah çok affedersiniz yanlışlıkla oldu
Yani ben de istemezdim böyle olsun ama
Sevdim işte hay Allah
Bir yerinize bir şey olmadı ya
Pardon çok pardon
Bir dakika durun bakayım şöyle
Hah... şöyle bir bakınız gözlerime
Evet evet haklıyım yine
Yani hatanın iyisi bu işte
Kazara oldu pardon
Ama iyi ki sevdim
Yani şimdi
"Adam sen de..." diyeceksiniz
Olsun canım
Sevdim ya işte
Pardon yani.
Yani velhasıl
Kazanın böylesi dostlar başına
Aman siz de lütfen dikkatli olun
Benim aşkım biraz fenadır
Ne gribe benzer ne başka şeye
Vurur direk adamın yüreğinden başına.
Paşa dedem derdi ki
"Seversen tut saçından
Tut da tam bağrına bas
Bakma gözün yaşına"
Kaza maza oldu işte
Sevdim ya
"Uf" olduysa uzatın öpeyim kalbinizi
Korkmayın canım korkmayın
Bir daha severken
İncitmem sizi.
"Kim ulan bu ?" diye soran olursa
Şairmiş adı da Koray' mış deyin
Aşk sarhoşuyuz işte,
Bilen bilir bizi...
7 Mayıs 2007 Pazartesi
DYP+ANAP=DP, YENİ KOMPLO TEORİSİ
Dizilere alıştık. Öyle bir alıştık ki, onlarsız olmuyor artık.
Bu televizyon dizileri aklımızı alıp başka diyarlara götürüyor. Unutuyoruz derdimizi.
- İhsan, çocuğun defteri bitmiş.
- Boş ver akşama filanca televizyondaki dizi kaçta başlayacak sen ondan haber ver.
- Hatice, akşama ne yemek yaptın karıcığım?
- Yemek mi? Ne yemeği? Aliye hiç yemek yapmıyordu ki..
- Sevgilim nerede buluşacağız?
- Saat sekizde filanca kanalda Ihlamurlar Altında hayatım…
Bunlar uzar gider. Asıl sorun ise kandırıldığımızdır.
Evet kandırılıyoruz. O kadar yoğun bir olma ihtimali yüksek hikâyeler ve komplolar zinciriyle karşı karşıyayız ki, herkesi ciddi bir paranoyaya sürükleyen bu girdaptan kurtulamıyoruz.
Kendi derdimizi unutmak için, dizilerdeki karakterlerin dertleriyle uğraşıyoruz.
Tam olarak istenen de bu değil mi? Birileri rahat at koştursun ve içten içe zehirlersin toplumu diye kullanılan bir silah haline gelmedi mi, adam gibi kullanılması halinde faydalı olabilecek tüm teknoloji ve ürünleri. Asıl paranoyamızın; bu dizilerin bizi uyuşturduğu ve düşünme yetimizi kaybettirdiği olması gerekmez mi?
Siz bilmem hangi kanalda, bilmem hangi diziyi seyrederken neler dönüyor farkında mısınız?
Ben bir ara nefes almak için sudan başımı çıkarabildiğimde ne gördüm biliyor musunuz?
Yeni bir senaryo…
Sanırım bu sefer DYP ve ANAP, yani Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu başrolde. Birleşme var. Hem de koşul yok. Ya da biz bilmiyoruz. Demokrat Parti adı altında seçime girilecek. Sağ oylar toplanacak. Mehmet Ağar parti başkanı olarak seçim sonucu yeni kabinede başbakan olacak. Yeni meclis Cumhurbaşkanını seçecek, yani Mehmet Ağar Çankaya’ya çıkarken Erkan Mumcu Demokrat Parti başkanlığına getirilip başbakan yapılacak.
Benim kalemimin ucundan yeni senaryo böyle görünüyor. Hayırlısı…
Solda mı? Talip var da babası henüz kızını vermiyor. Onlar birleşene kadar atı alan Çankaya’yı geçecek gibi.
Bu televizyon dizileri aklımızı alıp başka diyarlara götürüyor. Unutuyoruz derdimizi.
- İhsan, çocuğun defteri bitmiş.
- Boş ver akşama filanca televizyondaki dizi kaçta başlayacak sen ondan haber ver.
- Hatice, akşama ne yemek yaptın karıcığım?
- Yemek mi? Ne yemeği? Aliye hiç yemek yapmıyordu ki..
- Sevgilim nerede buluşacağız?
- Saat sekizde filanca kanalda Ihlamurlar Altında hayatım…
Bunlar uzar gider. Asıl sorun ise kandırıldığımızdır.
Evet kandırılıyoruz. O kadar yoğun bir olma ihtimali yüksek hikâyeler ve komplolar zinciriyle karşı karşıyayız ki, herkesi ciddi bir paranoyaya sürükleyen bu girdaptan kurtulamıyoruz.
Kendi derdimizi unutmak için, dizilerdeki karakterlerin dertleriyle uğraşıyoruz.
Tam olarak istenen de bu değil mi? Birileri rahat at koştursun ve içten içe zehirlersin toplumu diye kullanılan bir silah haline gelmedi mi, adam gibi kullanılması halinde faydalı olabilecek tüm teknoloji ve ürünleri. Asıl paranoyamızın; bu dizilerin bizi uyuşturduğu ve düşünme yetimizi kaybettirdiği olması gerekmez mi?
Siz bilmem hangi kanalda, bilmem hangi diziyi seyrederken neler dönüyor farkında mısınız?
Ben bir ara nefes almak için sudan başımı çıkarabildiğimde ne gördüm biliyor musunuz?
Yeni bir senaryo…
Sanırım bu sefer DYP ve ANAP, yani Mehmet Ağar ve Erkan Mumcu başrolde. Birleşme var. Hem de koşul yok. Ya da biz bilmiyoruz. Demokrat Parti adı altında seçime girilecek. Sağ oylar toplanacak. Mehmet Ağar parti başkanı olarak seçim sonucu yeni kabinede başbakan olacak. Yeni meclis Cumhurbaşkanını seçecek, yani Mehmet Ağar Çankaya’ya çıkarken Erkan Mumcu Demokrat Parti başkanlığına getirilip başbakan yapılacak.
Benim kalemimin ucundan yeni senaryo böyle görünüyor. Hayırlısı…
Solda mı? Talip var da babası henüz kızını vermiyor. Onlar birleşene kadar atı alan Çankaya’yı geçecek gibi.
4 Mayıs 2007 Cuma
ÜÇ AYLIKLAR
- Bülent ağabey çaycının parasını ödedin mi?
- Ödeyeceğiz aslanım, hele şu üç aylığı alalım..
- Senin vekalet işi n’oldu be ağabey..
- Öhhööö….
*****
- Recep Bey sizi arıyorlar efendim, bir gemicilik firması.
- Neymiş dertleri sorsaydın..
- Sordum efendim, oğlana aldığınız geminin taksidi varmış ödenecek, ne zaman ödeyecekler diyorlar.
- Yahu acelesi ne beklesinler üç aylıklarımızı alalım ödeyeceğiz. Kaçtık mı yahu…?
*****
- Abdullah bey Amerika’ya tekrar bir ziyaret düşünüyor musunuz efendim?
- Hayırlısıyla üç aylıklarımızı bir alalım gideceğiz inşallah… Bekliyorlar zaten. Okuldan arkadaşlar canım….
*****
- Sayın Unakıtan, sıradaki projeniz nedir efendim?
- Vallahi üç aylıkları bir alalım hele, bizim oğlan inek suyu işine girelim diyor dur bakalım.
- Süt yani…
- Evet, onu da kastetmiş olabilir tabii, detayını görüşeceğiz, yumurta işi pek tutmadı ya bakacağız artık…
*****
- Sayın Babacan enflasyon ne durumda efendim?
- Henüz somut değerlere ulaşamadık. Üç aylıklardan sonra bilgi vereceğiz. Halkımız müsterih olsun, biz bu üç aylıklarla Avrupa Birliğine gireceğiz inşallah.
*****
- Sayın Çiçek
- Üç aylık…
- Haaa peki…
*****
- Sayın milletvekilleri bu seçim ne zaman olacak?
- Hele Temmuz’da iadesi olmayan şu üç aylıkları bir alalım bakacağız artık…
- Anladık biz onu…
- Ödeyeceğiz aslanım, hele şu üç aylığı alalım..
- Senin vekalet işi n’oldu be ağabey..
- Öhhööö….
*****
- Recep Bey sizi arıyorlar efendim, bir gemicilik firması.
- Neymiş dertleri sorsaydın..
- Sordum efendim, oğlana aldığınız geminin taksidi varmış ödenecek, ne zaman ödeyecekler diyorlar.
- Yahu acelesi ne beklesinler üç aylıklarımızı alalım ödeyeceğiz. Kaçtık mı yahu…?
*****
- Abdullah bey Amerika’ya tekrar bir ziyaret düşünüyor musunuz efendim?
- Hayırlısıyla üç aylıklarımızı bir alalım gideceğiz inşallah… Bekliyorlar zaten. Okuldan arkadaşlar canım….
*****
- Sayın Unakıtan, sıradaki projeniz nedir efendim?
- Vallahi üç aylıkları bir alalım hele, bizim oğlan inek suyu işine girelim diyor dur bakalım.
- Süt yani…
- Evet, onu da kastetmiş olabilir tabii, detayını görüşeceğiz, yumurta işi pek tutmadı ya bakacağız artık…
*****
- Sayın Babacan enflasyon ne durumda efendim?
- Henüz somut değerlere ulaşamadık. Üç aylıklardan sonra bilgi vereceğiz. Halkımız müsterih olsun, biz bu üç aylıklarla Avrupa Birliğine gireceğiz inşallah.
*****
- Sayın Çiçek
- Üç aylık…
- Haaa peki…
*****
- Sayın milletvekilleri bu seçim ne zaman olacak?
- Hele Temmuz’da iadesi olmayan şu üç aylıkları bir alalım bakacağız artık…
- Anladık biz onu…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)