23 Ekim 2010 Cumartesi

HER SABAH YAKAMOZLAR GÜN IŞIĞIYLA KAYBOLUYOR

Sana sevgimi, gömleğimi parçalarcasına parçalasam, bir kenara kaldırıp ardından saatlerce ağlasam yalnızlığım geçer mi? Boşluğunu yaşıyorum. Ne kadar basit değil mi? Üç beş kelime sıralıyorum, sen duyuyormuşçasına yüreğim soğuyor. Harfler elimin altından kayıp gittikçe kendime geliyorum.

Bana en güzel ölümün tarifini yapsan uygulayabilir miyim acaba? Merak işte. Seni seviyorum ya, ölümü tarif etsen kabullenir miyim? Bazen çok uzak geliyor, bazen de burnumun ta dibinde. Yıllardır yatağını arayan bir ırmak oldum ben. Gün gelir bulurum umuduyla yaşadım. Her an bir şey olacakmış, her an bir şey değişecekmişçesine baktım hayata. İki kelime daha. Sonra tüm acılar bitecek. Cyrano gibi olsa sorun kalmayacak. Şiirin sonunda bitik işim. Bitmiyor, bitiremedim.

Hep gündelik telaşlar yaşanan. Gün içinde sevgiler, baş ağrıları, yine sevmeler, bir duble daha, baş ağrıları, yine sevmeler. Büyümeyen bir çocuk, belki de kaçıncı olduğu belirsiz yeni bir çocukluk. Çarpışan otolara benzeyen, gece yarılarının yarasaları. Kör, nereye çarpacağını bilmeyen. Hislerinden uzaklaştıkça ölüme yaklaşan, çarpışan yarasalar.

Kirlerimiz az yıkanan ellerden havlulara yapışı-yor. Aşklarımız eskidikçe kirlenir düşüncemiz. Düşüncelerimizi havlulara yapıştırıp kirli sepetlerine oradan da çamaşır makinelerine kaldırıyoruz. Ardından bakmadığımız akıp giden kirlerimizi, aşklarımıza benzetmeye bile tenezzül etmediğimiz nice zaman yaşıyoruz.

Her gün akşam oluyor. Her gün uyuyoruz. Hangi gün sevdiğimizi unutuyoruz. Her gün sevmeyi unutuyoruz. Yarını sevmeye ayırsak canımız yanar. Canımız yandıkça kabuğumuza çekiliyor, kelimelerin arkasına saklanıyoruz.

Bahara daha var. İçimizdeki külleri temizlemeye vakit çok. Tüm kirlerimizden arınıp kuytularda sevişiriz bahar gelince. Bedenin geliyor aklıma, tenin geliyor. İçim içime sığmıyor. Bahar geliyor aklıma, yüreğim kabarıyor. Çiçek kokularına benziyor kokun, sabaha kadar doyamıyorum. Sarılıp sarılıp, tekrar tekrar koklu-yorum seni. Buğun sebebim oluyor.

En güzel ölümün tarifini yapsan ölemem. Ne yapsam ne etsem, gözlerimi kırptığım an aklım sana kayıyor..Uyku sızmaya çalışırken ilişkimize, tutuyorum kendimi. İki saniye gözlerimi aralıyorum. Kaldığımız yeri yakalamam biraz zaman alıyor. Küsüyorsun bazen, suratın asılıyor. Belli etmemeye çalıştığın bir kadınlık edası bakışlarından okunuyor.

Gider gibi yapıyorsun. Gözyaşlarım boğazıma düğümleniyor. Yüreğimin ıssızlığını hayalinle doyurma-ya çalışıyorum gece yarıları. Her gün sabah oluyor. Gözlerin yakamoz misali. Her sabah yakamozlar gün ışığında kayboluyor.

Her sabah yakamozlar gün ışığıyla kayboluyor.

1 Eylül 2010 Çarşamba

MATİSKADAN LÜLELER

Al koskoca bir ömrü
Ölç bakalım
Kaç çıkacak
İÇ ACILARININ toplamı...

Koray Sıpçıkoğlu

18 Mart 2010 Perşembe

KÖYLERE SEVDA DERSLERİ

Köy köy gezip
Sevda dağıtmak lazım bu memlekete,
Köy köy gezip
Defter kalem silgi dağıtmak lazım
Sevdayı öğrenip de yazabilsinler diye
Bu ülkenin sevda gözlü çocukları defterlerine.
Savaşı kavgayı silsinler diye
Son noktasına kadar
Kaderinden bu ülkenin,
Dağıtmalı en kalitelisinden silginin.
Ve bir de gül fidanı her haneye her köydeki
Kavgasız gürültüsüz zamanlara yedek
Sevgililer gününü kutlansın diye
Sevda yazıp çizip büyüyecek çocukları
Dağlarındaki çiçeklerinin
Aslında barut yerine
Buram buram sevda koktuğu memleketimde.


Koray Sıpçıkoğlu ("Bir Gün Yeniden Aynalarla Dost Olacaksın" isimli kitabından)

16 Mart 2010 Salı

“KÖR OLASIN DEMİYORUM, KÖR OLMA DA GÖR BENİ...”

Körlük sözlükte “Fiziksel veya psikolojik nedenlerden dolayı görme yeteneğinden engelli olmak durumuna verilen ad” olarak açıklanmakta.

İlk yazı için iç karartıcı bir konu olsa da, körlüğün gerçek aydınlığa uzanabilen pencere olduğuna, yürekleri ile çoğumuzdan daha iyi görebilen dostlarım sayesinde birçok kereler şahit oldum ve işte bu nedenledir yazımızın giriş konusunun kimilerinin, kelimeleri yumuşatmak gerçek anlamını hafifletiyormuşçasına, “görme engelli” dediği körler, daha doğrusu körlük olması.

Aynı sözlükte körlüğün nedenleri olarak; kazalar, hastalıklar, gensel nedenler ve zehirlenme sıralanmış. Açıkçası bizleri işin tıbbi yanı pek fazla ilgilendirmiyor, zira asıl körlüğün görmemek değil umursamamak olduğudur bu yazıyı yazanın fikri . Tabii ki bu oldukça edebi ve duygusal bir yaklaşım. Kelimelere yara kanattırmaktansa, duygusal yaklaşımlarla ilaç olmaya çalışmak ve kaybettiğimiz/kaybettirildiğimiz “kendi”lerimizi kelimelerden ördüğümüz sıcacık battaniyelerin bir köşesine dokunmuş hayat motifinde bulmaya çalışmak daha keyifli.

Sözlük taramaya biraz devam edersek körlükten bahsedebilen bu sözlüğün “bakmak” ve “görmek” kelimeleri ile ilgili henüz bir başlık açmadığına şahit oluyoruz. İşte bu noktada körlüğün genetik olarak nesilllere aktarımı özelliği karşımızda simsiyah bir aydınlık oluşturuyor.

Heredot’a göre Yunanistan’dan gelen Megaralılar M.Ö. 680 yılında Marmara Denizi’ni aşar ve İstanbul’a ulaşırlar. Bugün Kadıköy adını verdiğimiz bölgede – bir dönem adı Kalkedonya - “Halkedon” adında bir kent kurarlar. Daha sonra gelip daha güzel olan Sarayburnu’na yerleşen grup, ilk grubu körlükle suçlar. İşin en ilginç yanı ise burası. “Körler Ülkesi” olarak da anılan Halkedon’un halkı tarımla uğraşmakta. Yani A.B. kriterlerine uymadığı bahanesi ile sırf tohum ithal edilsin ve birileri ceplerini doldursun diye günümüzde kanayan yaralarımızdan biri olan tarım. Tohumlara göz göz emek isteyen tarım. Büyük ihtimalle aynı coğrafyada ikamet etmiş halkların birbirinden en büyük farkıdır Megaralılar’ın görmesi bizim ise sadece bakıp geçmemiz, “Türkiye” körler ülkesi anlamına gelmese de. Genetik olan kelime olmalı ki teşbihte hata olmasın, velhasıl halkların suçu yok.

Bilmeden babası Laios’u öldüren, yine bilmeden öz annesi İokaste ile evlenip iki kız iki de erkek çocuk sahibi olan Thebai kentini kralı Oidipus, gerçekleri öğrenince gözlerine mil çekerek adını kör kral olarak ucu yanık sayfalara yazdırmış ve onuruyla kendini karanlıklar denizine fırlatmışsa da, göz göre göre tüm bir halkı körebe oynamaya itenler gurursuzluklarını tarihe karşı nasıl açıklayacaklar bilinmez.

Bir İngiliz atasözü körler ülkesinde tek gözlü adamın kral olduğunu ifade eder. Tek gözü kör bir kedi ise edebiyatımızda Mehmet Fidan’ın şiiri ile karşımıza çıkmakta.


“Kediler dokuz canlıdır
ilk intiharlarında; sol gözlerini kaybederler
bu yüzden
bir gözü kör kedilere tuhaf
bir yakınlık duyarım. Bir çoğu
ondan sonra bir daha intihara kalkışmazlar
ama iki gözü de kör olan bir kedi besliyorum.

Ve masanın ayağına çarptığında
kedime gülenleri
bir daha evime almıyorum.”

İşte bu noktada allak bullak oluyor insan. Tek gözlü adamın kral olması bir intiharın sonucu mudur acaba? Ve kim ister tek gözlü bir kral olmayı, görebilen bir soytarı olmak şansı elindeyken?

Göremeyenlerin bir bahanesi vardır en azından hayatı görsel anlamda yorumlayamamak hakkında. Ya görenler? Olayları işlerine geldiğince yorumlayanlar? Onların bahanesi nedir ki?

Gelelim bakmak ve görmek arasındaki farka. Bakmak duyunun gereksiz sarfiyatı olsa gerek. Beyninin kıvrımlarını yormaya müsait olanlar bakma tembelliği yerine görme çalışkanlığını seçiyor. Seçiyor ama acı çekmeyi de kabulleniyor. Gören insan kış soğuğunda, yol kenarında oturan yaşlı ve kimsesiz birine yeni aldığı ceketi veren, tek ceketi olduğu için veremese bile bir gün tüm üşüyen kimsesizlere ceket dağıtabilen biri olmayı hayal edendir. Bakanlar ise geçer giderler kendi yollarına tüm umursamazlıkları ile.. “Resimdeki gerçekten balık mıdır yoksa o zaten bir resim midir?”in ayırdına varamayan gözlere dili veya kalemi yormak neye yarar ki?

Belki de bu yüzdendir halkın memleketi yönetme görevi verdiği bir kısım zât-ı muhtereme “bakan” dememiz. Ne kadar güzel olurdu “falan filandan sorumlu devlet bakanı” yerine “felan feşmekandan sorumlu devlet göreni” tabirinin kullanılabilmesi. Ray Charles’ın Amerika Başkanı, Aşık Veysel’in de en az bir dönem Türkiye Cumhuriyeti başbakanı olması neler neler değiştirirdi kim bilir dünya tarihinde?

Görmekten yorulanları körlüğe davet edebilecek bir şiiri var ki Nazım Usta’nın, satır aralarında kimilerine bir parça sitem taşıyan bu ilk yazıyı tatlandırsın diye sona ekleyiverdik.

Bir sonraki, aklımıza takılanları paylaşacağımız yazıya kadar göz eriminizde güller açsın. Kör kedinize gülenleri evlerinizden kovmabilmeniz için mürekkebimizin ışığı hepinizin aydınlığı olsun...Sevgiyle kalın....


“Kör olmak ne iyi şeydir,
ne güzeldir sevmek karanlığı.
Ne yalın bir kılıç gibi bir ışık
ne renklerin ağırlığı
ve ne şekillerin kalabalığı..
Ne güzeldir sevmek karanlığı..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Kapalı gözleriniz
çevrili içinize,
kıyısında oturup bakarsınız
içinizde dalgalanan denize.
Kapalı gözleriniz çevrili içinize..

Kör olmak ne iyi şeydir.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.
Ne kimseye kendi gözlerinden verirler
ne kimsenin gözlerinden alırlar.
Körlerdir ki yalnız
kendi yürekleriyle baş başa kalırlar.

Ne güzeldir sevmek karanlığı.
Karanlık allah gibidir ve tek başınadır.
Karanlık ölüm gibidir
rengi yok
ahengi yok
dengi yoktur karanlığın.

Dağıtın yanınızdan sopalarınızla
karanlığın peygamberleri, körler,
kalabalığı..
Kör olmak ne iyi şeydir
ve ne güzeldir sevmek karanlığı.”.

koraysipcikoglu@gmail.com
www.koraysipcikoglu.com

7 Mart 2010 Pazar

SANA TABİİ Kİ BÜTÜN ŞİİRLERİM

(8 Mart Kadınlar Günü kutlu olsun...)

SANA TABİİ Kİ BÜTÜN ŞİİRLERİM

Sana tabii ki bütün şiirlerim;
Sen o kadın değil misin
Rüyalarımda beni mest eden,
Uyanmak istemediğim sevdası uğruna...
Sen o kadın değil misin
Her gece bana sevda ninnileri söyleyen,
Bir çeşmesinin başında su içerken Anadolu'mun
Yaralı yüreğinden kana kana,
Bir barak havası okurken
Elleri nasırlı Aşık Hasret,
Yüreğimden geçen
Ve belki de
Zaten "uğruna düştüğüm yolların"
Üzerinde yokluğuna susayarak
Durduğum o çeşme başında,
Sazın sesine verem
Ağlaya ağlaya yol çürüttüğüm.

Sana tabii ki bütün şiirlerim;
Sen o kadın değil misin
Ak ellerinden su içtiğim
Bir Anadolu köyünde,
Ak elleri kınalı
Anam, bacım, yarim, namusum
Bir mavzerin tam ucuna dayanmışken mermi
Ve başım beynim dönüyorken toprağın hasretinde,
Toprağın kokusu gibi içime çektiğim.
Sen o kadın değil misin
Eline diken battığında tarlada
Yüreğimin acıdığı.

Sana tabii ki bütün şiirlerim;
Sen o kadın değil misin
Koynunda bebelerini soğuktan koruyan,
Yemeyip yediren
İçmeyip içiren,
Tam alnının ortasına
Kömürle yazılan yazgıya
Evlatları uğruna katlanmayı göze alan,
Bağıra bağıra yürek,
Bağıra bağıra tarladaki
En çalışkan en emekçi bilek sahibi.
Sen o kadın değil misin
Gerçek efendisi sarı başakların
Masamdaki aşımın işçisi.

Sana tabii ki bütün şiirlerim;
Sen o kadın değil misin
Çocuklarının annesi,
Kocasının yeri geldiğinde şefkat
Yeri geldiğinde şehvet abidesi.

Sana tabii ki bütün şiirlerim
Sen o kadın değil misin
Acıya tebessüm eden,
Ayazından çatlamış elleriyle
Anadolu'mun topraklarında
Her şeye rağmen
Sevmeyi bilen...

Sana tabii ki bütün şiirlerim
Anamsan anam eli öpülecek,
Bacımsan bacım karındaşım,
Yarimsen yarim hasretim;
Benim senden gayrı
Uğruna can verecek
Kimim var ki?

Sana tabii ki bütün şiirlerim...

Koray Sıpçıkoğlu (Midemde Kelebekler - Sek Aşk Şiirleri isimli kitabından)

3 Ocak 2010 Pazar

BOŞLUĞA GERDİM BEDENİMİ

Boşluğa gerdim bedenimi. Yokluğunun boşluğuna. Yokluğunun yoksulluğuna dayanamadım, astım kendimi boşluğa. Hiçbir şey gerekmedi ne ip ne direk. Kendim yaptım, yardım istemeden hiç kimseden.

Geçen bahar beraber koklamıştık çiçekleri, bu bahar koklamadım. Bu bahar baharın geldiğini bile anlamadım. Akşamlar tümüyle hüzünlü geçti. Ay, bahçedeki dut ağacının ardından her göründüğünde seni düşündüm. Akşamdan gizli ağladım, karanlıktan saklandım epey zaman.

Seni düşünerek boşluğa gerdim bedenimi. Gencecik bir bedende hasretin kırışıklıkları ve sensiz geçen upuzun anların yorgunluğu, sevdanın yüreğime ağırlığıyla birleşince boşluk bile taşıyamadı her zerresi sen olan bedenimi.
Kavgaların orta yerinde bir sevda çiçeğiydi aşkın. Kadeh kadeh devirdiğim özlemler, göz pınarlarımda Türk filmlerinden bir karede dondurulmuş yağmur damlaları gibiydi hayata karşı duruşun, hayat kavgasına. Suskun gecelerde yangın yeri bir yürek, bedenim buz gibi, ellerim buz gibi. Hiçbir çocuğa anlatılamayacak kadar acı, hiçbir çocuğun bilmemesi gereken bir sancı boşluğun tam orta yerinde. Adı ayrılık.

Boşluğa gerdim bedenimi. Aşk yorgunu kalbimin fırtına sonrası sessizliğinden kalmış enkazı, sürgüne vurulduğum sevda kasabasının en ücra köşesinde, mumun cılız alevine karışan cigaramın zıvanadan çıkmış yangınıyla boşluğa savruldu. Doğrularım yanlış, yanlışlarım yine yanlıştı. Sen hiç ses çıkarmadan seyrettin. Martılar seyretti. Gökyüzü seyretti. Ben boşluğa gerdim bedenimi.

Koskocaman bir meydanda, sevdama gıpta binlerce yürek gördüm seyirci. Bir balad söylediler üstüne, bir ağıt yaktılar. Usul usul bıraktım kendimi. Yokum artık.

Bir delicesine seven yürek türküsü bıraktım geriye. Aklına gelen söylesin. İnce ince bir acı bıraktım miras, her rüzgârda vurduğu bedene vicdan sunacak. Hiçbir sır kalmadı, her şeyi anlattım bomboş odalara, kapıları açık bıraktım isteyenler buyursun.

Boşluğa gerdim bedenimi. Yokluğunun boşluğuna.

Bu sevda boşluğa ağır geldi.

31 Aralık 2009 Perşembe

GİDEN YILIN ARDINDAN

Zülfün yere dökülmüş. Tam toplamaya çalışırken, cumbadan gelen türküyü duydum. Ne zaman çıktın o merdivenleri, ne zaman başladın türkümüzü söylemeye? Kapınızın önünde çakılıp kalmışım; bir elimde perçemin, bir elim kalbimin üzerinde. İki dakika önce bağıran çağıran sen değildin sanki. Kızgınlığın türküne vurmuş; sol anahtarı hançer, notalar al al olmuş.

Yerler diz boyu kar. Bembeyaz bir sokakta sarı buğulu bir lamba ruhumu karartırken, perdenin arkasından gölgen gülümsedi. Kızgınlığın sevginden, belli. Belki de bu şehir etkiliyor bu kadar seni. Bu şehrin acımasızlığı, yoksulluğu, kederi. Sevgiyi zaman zaman unutma yanılgısına düşebilmek, bu şehirde yaşayanların kaderi.

Bu sene soğuk geçiyor kış. Gün boyu gömleğimin yakasından yel vurmuş farkında değilim. Biraz üşümüşüm, nefesin ısıtırmış sinemi. Saçların omzumdan el çekince hissettim bağrımdaki rüzgarı.

Yıl yine bitti, her yıl gibi. Renk değiştirdi saçlarımız bir parça daha. Toprak soğuk, su soğuk, hava soğuk. Gider ayak yüzün soğuk, göz bebeklerin sıcacık olsa da canımı acıtan ayazı yokluğunun. Türkülerin tek ısıtan yüreğimi. Aklımda kalan ezgilerdeki raksı notaların iliklerime işleyen.

Halay başı ters yöne adım attığından beri bir türlü el ele tutuşamadık bu yıl. Mendili uçtu ya, elinden gözüne düştü. Aynı hızla ters yöne dönüverince kapandı da gözlerin, her daim esen yeller biçare, uçuramadı ucu oyalı bez parçasını. Bir güvercin diledim tüm yıl. Mendili alnının ucuna konup kapacak, ufka doğru savuracak; bembeyaz bir güvercin.

Bembeyaz yollar gelin edasıyla kıvrılırken, kıvranan bir bozlak bıraktım hoyratça orta yere. Senin sesine uyar da, sen duyar mısın bilmem?

Yan bahçenin duvarına çizip karşısında ağladığımız resim karla kaplanmış. İki ağaç kondurmuştuk aşk yoluna, ortasında kalbimiz. Şimdi bütün güzellikler büyük bir yalan gibi geliyor sensiz. Ucunda parlayan bir ışık görüyorum hala. Ayıramıyorum uzun süre gözlerimi duvardan, kulağımda da cumbadan sızan türkü. Denesen bir kere cesaretimi toplayabilsem, ben de söyleyebilir miyim acaba? Delice bir düşüncedir alıyor beni.

Seni düşlüyorum; perdeden gülümseyen hayalini, bembeyaz bir güvercini gagasında oyalı bir bez parçası.

Seni düşlüyorum, elimde bir tutam perçeminden. Bembeyaz bir karanlığa doğru, dilimde cumbadan sızma türkü, ağaçlı bir yoldan yürüyorum. Şimdi çık gel desem, gelemezsin biliyorum. Yeni yılda kavuşmak ümidiyle gülüm. Seni çok seviyorum...

Koray Sıpçıkoğlu (Uçurum Hikayeleri isimli kitabından)

20 Şubat 2009 Cuma

SENİ KİM ANLAYACAK

Yorulma
Ne o, ne bu
Ne de başkası
Sadece iki kişi
Çoğunluk olsun diye
Yalnızlığa inatla
Biri sen
Biri kendin
Yeter de artar bile
Başka kimi istersin?

5 Temmuz 2008 Cumartesi

MARTIYA SEVDALANDI BİR BALIK

Bazen bir kahraman zannederim kendimi
Aşkıma saldıran herkesi toz duman edebilecek
Bir kan dolaşır sanki damarlarımda

Bazen kocaman bir yüreğim var gibi gelir
Aşkımın ağırlığınca
Kaya gibi yoğun
Pamuk kadar hafif
Bir ağacın dalına asarım sevdamı
Bir rüzgâr alır,
Çalıp uzaklara sürükler

Bir gözlerin gelir aklıma
Bir rüzgârın çaldığı sevdam
Kahramanlığıma lanet okurum çoğu zaman

Duvar diplerinde küçük menekşeler biter
Ben gözlerini görürüm herbirinde
Bir martıya sevdalanması gibi lüferin
Bir alacakaranlık balık sevdası

Ve korkular büyümeye başlar içimde
Rüzgâra saldığım ağaç dalındaki aşkımı
Kim bilir kimlerin saçma sapan aşk oyunlarında
Kaybederim korkusu

Bir kez görebilseydim gözlerini derim
Bir kez daha koklayabilseydim yüreğini
Ve can çekişirken bir köşede
Kahrettiğim kahramanlığım
Aklıma geliverir şiir yazabildiğim

Üç dizeyle başlayan aşkımı
Destana çevirme kararı alırım
Yeni bir filiz tomurcuk verir yüreğimde
Ve rüyalara yatarım
Sırf gözlerini görebileyim diye

Az kaldı biliyorum
Üç dize daha
Beş dize daha
Şairsen aşkını yaşamalısın
Bir daha bir daha

Bir martıya sevdalı balıksın
Az kaldı sabret
Bir kaç dize sonra hazırsın uçmaya.....

6 Mayıs 2008 Salı

Haftalık Yarı Resmi GASTE çıktı...Bu yüzdendir koşuşturmam...

Sevgili dostlar,
Yeni mizah yazılarımı "Haftalık Yarı Resmi GASTE" adındaki yeni mizah derginizde takip edebilirsiniz.
Bloga yeterince özen gösterememem iş yoğunluğumdandır.
Daha çok çalışacağım ve burada da sizlerle yazılarımı paylaşacağım söz.
Sitem eden arkadaşlara ek not... Teşekkür ederim, ben de sizleri çok seviyorum..

Koray Sıpçıkoğlu

www.resmigaste.com

15 Kasım 2007 Perşembe

SENİN VE SENİN VE SENİN (Çeviri)

1920-2001 yılları arasında yaşamış bir İngiliz kriptografı olan Leo Marks’ın, çevirisini yaptığım bir şiirini sizlerle paylaşmak istedim. Sevgilerimle…


SENİN VE SENİN VE SENİN

Sahip olduğum bu hayat
Sahip olduğum her şeydir
Ve sahip olduğum bu hayat
Senindir…

Sahip olduğum bu hayatta
Sahip olduğum aşk
Senindir ve senin ve senin..

Sahip olacağım uyku,
Sahip olacağım erinç,
Hatta ölüm bile, sadece bir durgu

Uzun yeşil çimenlerdeki
Yıllarımın huzuru için
Senin olacak ve senin ve senin…

Şiir: Leo Marks
Çeviri : Koray Sıpçıkoğlu

30 Ekim 2007 Salı

BİZ UNUTURUZ

“Hayatım akşam gelirken ekmek almayı unutma”
“Tabii ki aşkım. Unutur muyum hiç?”

*******

Bütün gün iş güç, kolay değil ekmek parası kazanmak.
Akşama doğru eve dönüş yolunda kafada bir soru işareti belirir.
“Yahu hanım bir şey istemişti ama neydi? Nrydiii…Neydiii?”
Yok işte hatırlayamıyorum. En iyisi arayıp sormak.
“Alo, hayatım sen sabah benden ne istemiştin?”
“Hayda, aşkım ekmek istedim ya.. Bunu da mı unuttun?”

*******

Birkaç sene önce Ankara’da Yüzüncüyıl’dan Kızılay’a gitmek için
bizim durağın taksilerinden birine bindim.
Genelkurmay tarafı köprü yapımı nedeniyle, yukarı yol yani Dikmen tarafı
yol çalışması nedeniyle kapalı. Daha doğrusu tek şeride indirilmiş de
kapalıdan bir farkı yok.
Bizim taksinin şoförü veryansın edip duruyor.
“Bu Melih yüzünden ne hale geldik kardeşim. Bittik yahu.
Ben bu Melih’in……………”
Küfürler arka arkaya sıralanıyor.

********
Aradan bir hafta geçti, Genelkurmay tarafında yol açıldı.
Ben yine Kızılay’a gideceğim. Aynı taksiye denk geldim.
Şoför yine aynı. Fakat sanki birisi bir sihirli değnekle beynini
boşaltmış, hafızasını silivermiş.
“Yahu evlat, bizim bu belediye ne güzel çalışıyor. Aferin Melih’e değil mi?
Yiyor falan ama yine de yapıyor çocuk şimdi…”

Unutma süresi tam bir hafta.
Balık hafızasına çok yakın.

*********

Birisi kalkıyor “Ananı da al git…” diyor, unutuyoruz.
Şehitlere “kelle” diyor, unutuyoruz.
Bölücübaşı kuklaya “sayın” diyor unutuyoruz
Daha öncesinde bunların hocaları:
“Ben aspirini çikolataya kaplar size yuttururum” dedi unuttuk.
Bunların eskiden laikliğimize küfür ettiklerini bile unuttuk.

*********
Yıllarca bölücülerin başı rolünü oynayan kuklayı, kapattığımız yerde unuttuk.
400 milyar dolar borcumuzu unuttuk.
Daha dün özellikle “Evet” yazan tarafını beyaz,
“Hayır” tarafını kahverengi yaparak (İnsan doğasında elindeki
boyayıcı maddeyi en açık renkli zemine sürerek ne çıktığını görme dürtüsü vardır)
ucuz oyunlarla neye oy attığımızı bilmeden referandumlar yapıldı, ne yaptığımızı
neyi oyladığımızı sormayı unuttuk.

Bizim çocuklarımız ellerinde silahla dağlarda can verirken birilerini çocukları
nasıl olduğu hala açıklanamayan çürük raporlarıyla Amerikalarda ticarete atıldı,
şimdi köşelerinde yeller esen gazeteciler yazdı, çizdi.
Biz okuduk ama unuttuk.
Hatta bu uğurda köşelerinden kovulan, işlerinden atılan gazetecilerimizi de unuttuk.

*********
Bu ülkenin özgürlüğü adına dedelerimizin can verdiğini,
açlık ve sefaletle geçen yıllara rağmen bugün böyle güzel bir
vatana sahip olabilmemiz için verilen mücadeleleri unuttuk.
Okula giderken; her hafta başı, bayramlarda törenlerde okuduğumuz
Andımızı unuttuk.

*********
Katledilen gazetecilerimizi, yazarlarımızı,
yakılan sanatçılarımızı
asılan gencecik fidanlarımızı unuttuk.
Tarihimizi unuttuk.

********
Geçtiğimiz ay elliden fazla kınalı kuzumuzu
şerefsizler şehit etti.
Üç, beş gün bağırdık çağırdık, neredeyse unutacağız.
Yüzümüze “Bunları biraz oyalayın unuturlar zaten” dediler,
dediklerini bile unuttuk.

**********
Biz ki evimize ekmek götürmeyi bile unuturuz, telefon açar eşimize
“Ne istemiştin?” diye sorarız.
Biz unuturuz arkadaş, ne acı ki unuturuz.
Balıklar bile bizden daha uzun süre hatırlar ama biz unuturuz.
Çünkü bize unutturdular.

Neyi mi?
Aslında biz kim olduğumuzu unuttuk…

5 Ekim 2007 Cuma

KAHVE BASKISI

KAHVE BASKISI

Degerli yegenim Memo,

Bu satırları siye bir şey danışabilmek için Hamza emmiye yazdırıyem. Yegenim evvela anayın, dedeyin, emiyin, emminoglu Hüsiin’in velhasıl tanıdık tanımadık aha da köydeki herkeşin bolca selamı var. Halan gızı Fado’yu emmin oglu Hüssin’e verdik. Ben garşı çıkıyem emme diynetemedim. Bebeleri ecük bücük çıkarısa günahı vebalı benden getti gayrı.

Her neyse yegenim sen şimdi merak ediysen diye haber verem. Bak yegenime söyliyem, Hıdır aganın gızı Zeyno, hala evdedir seni bekliyi. Göynünü ferah tutasan heç yalnışı yohtur. Hele bi okulu bitir memlekete dön, davullu zurnalı dernek dügün seni bekliyi. Hele de sözüm var, yegenime diyim, masrafın benden. Hele ki sen oku da abukat çık.

Koç yegenim Memo, sen ki böyük şeherde okıysen, bilse bilse bizim Memo bilir didim, sen de biliysen bizim burada beyle incelikli işlere kafası basacak ne adam çıkaaar ne de zaten öyle kafa var. Okuyan da bi sen çıktın ki rahmetli deyyus babey bile şüphe etti şek etti sen okuyanda. Hele ki bu bebe kimden ulan bizde böyle gafalı bebe çıkmaz deyi anayı eyi bi benzettiydi hatırlıyem.

Neyse yegenim sözü fazla dolandırmıyem Hamza emmi diyir ki senin daktilon mu var, kısa kes akıllı ol. Aha da şimdi edecegim sualı bilen ve derdimi verdigim bir Hamza emmin bir de sen varsan, daha da kimse bilmesin istiyem. Yegenim, bi halt ettik yengeni kazadaki okuma kursuna gönderdik. Eyi oldu okuyo da yazıyo da fakat gel gör ki bizim hatun okudukça bir garip oldu. Abuk subuk sualler desen onda. Yemiyi içmiyi kalın kalın kitaplar alıyi, oku babam oku. Ağşamınan yimeği ocakta koymuş yandırmış, hepimizi aç yatırdı vallah. Bişi de diyemiyok deli kibin hareketler oluştu bünyesinde. Bi laf ediyi aklım gidiyi.

Gafayı takmış; gadın hakkı, nezaket felan. Neyimiş ben gendisine deger veriy miymişim, yegenime diyim bir günden bir güne bir çiçek vermiş miyim gendine. En sonunda düneyin dedi ben gidiyem. Dedim gadın nere gidiysen hele. Dedi anamın evine gidiyem. Önce diyeceğdim dilimin ucuna geleni ya yuttum nefesimnen. Baktım ki ciddi, toplamış bohçayı gidiyi, dedim nedir lo senin derdin. Dedi biye çiçek al gelirem belki. Dedim otu bıtı çiçegi davara veriyik sen nedecen çiçegi, dedi romanda okumuş adam garısına çiçek veriyi çok ormantik neyse ondan oliyi. Çekti getti.

Şimdi yegenime diyim ben veririm çiçegi de biliysen anası gilin damı bizim gayfenin alt yolunda. Hele bir düşün beni elimde çiçeginen gayfenin önünden geçerken. Neler dimez hakkımda bu deyyuslar iki gün sonra. Himmet aga yumuşamış mı dirler, yuları garıya gaptırmış mı dirleer. Nedecem bilemiyem. Bizim gayfenin baskısı üstümde senin anlayacağın.

Eh koç yegenim sen şeher görmüş adamsın. Sizin oralarda mahalle baskısı neyin varımış. Onları gonuşurken bizim gayfenin biye baskısı olayını da bir çözsen diyim. Selametle cevabını bekliyem. Hamza emmin çok uzadı deyi söviyi bitiriyem.

Himmet dayın agzıynan yazan Hamza emmin

17 Eylül 2007 Pazartesi

GÜMÜŞ (Çeviri)

Sevgili Dostlar,
İmgelemleri ile ünlü, İngiliz şair ve yazar Walter de la Mare (1873 – 1956)’den yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istedim.
Bu şiiri okurken üşüdüğünüzü hissedebilirsiniz.
Sevgilerimle.


GÜMÜŞ (Walter de la Mare, 1873 – 1956)

Yavaş ve sessizce şimdi ay
Gecenin içinde yürüyor gümüş ayakkabılarıyla

O yana bu yana dikkatle bakıyor ve görüyor
Gümüş ağaçlardaki gümüş meyveleri

Birer birer pencereler yakalıyor
Gümüşi saz damlarda ışık demetlerini

Bir kütük gibi kulübesinde beliriyor
Gümüş pençeleriyle uyuyan köpek

Gölgeli korunaklarında beyaz sineleri gözlemleniyor,
Gümüş bir kuştüyü uykuda güvercinler

Ekin faresi koşturarak gidiyor
Gümüş pençeleri ve gümüşgözleriyle

Ve suda hareketsiz balık parıldıyor
Gümüş derenin içinde gümüş sazların yanında

Şiir: Walter de la Mare
Çeviri : Koray Sıpçıkoğlu

12 Ağustos 2007 Pazar

KIŞIN AKŞAMVAKTİ (Çeviri)

1913’te İngiltere’nin saray şairi seçilen Robert Bridges’ten yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgilerimle


KIŞIN AKŞAMVAKTİ

Gün batmaya başlamıştı
Sona ermekteydi akışı
Ama hiçbir şey yerini söylemiyordu
Nereden güneşin batışı

Puslu karanlık derinleşiyordu
Dar sokakların yukarısında
Duyabilirdiniz ama göremezdiniz
Yolunu bulabilenin kayboluşunda

Bir motor nefes nefese mırıldanmaktaydı
Gecenin içinden
Azalan dumanı kaybolmaktaydı
Alçalan gökyüzünden

Sırılsıklam dallardan sular damlıyordu
Gecenin derinlerinden
Damlalar kesilmeyecekti
Ağaçlık yolun içinden

Evin içinde uzun bir adam
İskemlesi dayanağı
Biliyordu bir daha asla
İlkbaharı koklayamayacağını

Kalbi işten yıpranmıştı
Başı dönüyor ve bezmiş
En yakındaki saman yığınına bile
Kalkıp gidememiş

Ömrünün sabahını düşünüyordu
Sağlıklı, güçlü yıllarını
Ve cesaretle karşılayabiliyordu
Gecesinin karanlığını ve gözyaşlarını

Robert Bridges
Çeviri: Koray Sıpçıkoğlu

11 Ağustos 2007 Cumartesi

BİR GÜN YENİDEN AYNALARLA DOST OLACAKSIN

BİR GÜN YENİDEN AYNALARLA DOST OLACAKSIN


Korkularını yakalamaya çalıştığını gördüm. Titredin, çocuksu ama sinsi bir gülücük yerleşti dudaklarına. İlk kaybedişinden bu güne kadar çektiğin tüm iç acılarını silip atmak isteği dudak ucundaki o aşağılık kıvrıma oturmuş, seni senden uzaklaştıran o bakışın en önemli unsurunu oluşturuyordu. Bilinmezlik kaderin olsun istemezdin. Kimse istemez. İyi de, kim bilebilir hangi aşkın sonucunun ne olacağını? Çok fazla yaşamak lazım, çok badireler atlatmak. Fena sayılmazsın bu konuda. Herkesin derdi kendine dağ görünür, seninki de sana, yadsınamaz.

Ağlamanın hiçbir işe yaramadığını şimdiye kadar öğrenmiş olman gerekiyordu. Benim sana anlatmam ne ifade edecek ki? Zaten bildiklerini hatırlatmaktan öteye gidemem. Boş bir dünyanın boş bir köşesine fırlatıldığını bir süre düşünmek, hissetmek zorundasın kendini yeniden bulmak için. Bu yediğin ilk kazık değil, son hüsranın da olmayacak. Alışmak zorundasın. Karşındakiler sen değil. Vermekten vazgeçmediğin sürece alamayacaksın. Ellerin boş kalacak.

Sabrın mı kalmadı? Ya sana katlananlar? Ya senin ardından ağlayanlar.? Hep onlar suçlu zaten. Sen kendini bulmaya çalışırken kobay ettiklerinin vebalini kimlerin ödemesini isterdin? Aynadır hayat, döner dolaşır kendini görürsün. Sadece o anını yansıtmasını bekleme. Tüm izleri kare kare kalır hayatın sırlı camlarda. Silemezsin, boşuna uğraşma. Tüm karelerde var olacaksın çünkü bu senin aynan. Sadece karanlıkta korunabilirsin kendinden. Karanlıkta kendini göremezsin aynanda. Başka bir problem var şimdi de. Karanlık seni sadece senden koruyabilir. Çevrende olan bitenler devam edecek ve ışık olmadan kendini bunlardan koruman imkânsız. Hep güzel şeyler olmayacak. Birkaç yumruk uçuşacak, birkaç tokat. Kendinden korunacaksın, kendi tokatlarından; bu sefer başkaları vuracak.

Çağır kendini. Bağıra bağıra ismini söyle. Çatlasın aynan. Kaç herkesten, kaç çevrendekilerden. Bir karanlık kutuya hapset kendini. Bir demli çay içmek istediğinde çay kaşığınla, bir bardak su istediğinde sudaki aksinle yüzleşeceksin. Varlıklar sana düşman. Tüm var olanları yık, bir boşluğa at kendini. Aynanın kırık parçaları parçalayacak yüzünü, ellerini.

Yara bere içinde son bulacak hayatın bir zaman diliminin en bilmediğin noktasında.

Bence vazgeç bu savaştan. Toparla kendini. Ağlama artık. Kırdığın aynanın arta kalan parçalarını da topla avucuna. Düz bir yerde birleştir birleştirebildiğin kadarını. Kendini bul yeniden. Kendini gör. En perişan halinde mutlu olacaksın. Kendini özlediğini ve başka gerçek dostun olmadığını anlayacaksın.

Canın öyle çok yanacak ki zamanla, bir gün yeniden aynalarla dost olacaksın.

9 Ağustos 2007 Perşembe

GALİBİYET - HÜZÜN

GALİBİYET

Dalgaların
Dalgakırana
Galibiyetidir,
Kavuşmak…

HÜZÜN

Dalgakıranın dirayeti
Hüznüdür kumsalın…

9 Temmuz 2007 Pazartesi

ZAMANE SİYASETİ

ZAMANE SİYASETİ

Portakalı soydum
Başucuma koydum,
Ben bir yalan uydurdum,
İktidar oldum...

22 Haziran 2007 Cuma

GÜNEŞİN KRALI

Buyrun sizlere bir hafta sonu hikayesi. "Uçurum Hikayeleri" kitabımdan.
Güzel bir hafta sonu dilerim.

Koray Sıpçıkoğlu
*************


GÜNEŞİN KRALI

Tarlanın diğer ucundaki tepenin, Karabaht Vadisi'ne bakan tarafındaki "UÇ"urumdan "UÇ"tu, "Güneşi tutacağım" diyerek. Köyün delisi miydi? Değil. Fırtınalı gecelerde sokakta uyumak o kadar canını yakmıştı ki, o kadar çatlamıştı ki elleri Körtalih Köyü'nün gecelerinin ayazından, o kadar bu köyün adamı olduğu belliydi ki talihinden; gitti, hem de uçarak.

Yanlışlıkla Servet Ağa ayağına takılıp da düşenden beri almamışlardı köy kahvesine. Oysa ne güzeldi kahvedeki soba başında muhabbetler. Hele bir de iki kuruş varsa elde avuçta; bir simit, iki tavşan kanı çay vay anam vay..Yıllarca köyün bütün davarını o çekip götürmüştü ardı sıra özgürlüğe. Davarlara özgürlük türküleri söylemek bile ayrı bir delilik sayılırken köyde, varsın deli desinler tüm türküleri ezberlemiş bir de üstüne kendisi türküler dizmişti özgürlük yollarında. Sadece özgürlük mü? Sevdaya da, aşka da, yalnızlığa da, hatta rahmetli babası kendisine karşı geldi diye, Servet Ağa'nın yıllar önce yaktığı tek göz evlerinin bahçesindeki kırmızı erik ağacına bile türkü yakmıştı.

Bir baş ağrısıdır gidiyordu son zamanlarda. Oysa alışmıştı da soğukta uyumaya. Bu sene de kış çok sert geçmişti. Muhallebicinin kızı Şükriye'yi hayal ederek uyumaya çalışmıştı, eski arkadaşı şimdi yüzüne bile bakmayan Hasan gilin ahırının yan tarafında bir çukurda.Çukurun dibine naylon sermiş, üstünü de samanla kapatmıştı. Üç gece önce yağan kar sabah kalktığında kemiklerini sızlatıyordu. Şükriye bile kar etmemişti bu sefer. İliklerine kadar donmuştu. Bakkal Şevket'in oğlu gizli gizli bir bardak çayla biraz şeker vermeseydi, herhalde üç gün önce kavuşacaktı anasıyla babasına.

..............................................

Karabaht Vadisi memleketin adını ad yapan vadiydi. Körtalih Köyü kışların en soğuk geçtiğinin kıpkırmızı noktasıydı koskoca meteoroloji haritasında bile. Kırmızı noktalı masmavi bir buz soğukluğu, apaçık gökyüzünde tüyler ürperten ayazlardı özelliği. Güneş hiçbir yerden bu kadar net görünmez, lakin hiçbir yerde de bu kadar az ısıtmazdı. Sobaya yaklaşan eller gibi, güneşe doğru ellerini kaldırırdı insanlar bir parça ısınsın parmak uçları diye, nafile.

"Dünya'nın en yalancı kahpesi...." derdi Salih Usta. "Gösterir de vermez yıllardır, biri bir gün uğruna gidecek ya hayırlısı..."

...............................................

Şükriye güneşten daha güzel, Şükriye güneşten daha parlak, Şükriye rüyaların kadını. Her gece önce hayal eder, sonra rüyalarında görürdü Şükriye'yi de, her sabah şeytana uymuş uyanırdı. "Akşam olur karanlığa kalırsın / Derin derin sevdalara dalarsın / Oy gelin gelin / Sevdalı gelin öldürdün beni" . Türkü gibi yaralar açıldı önca ellerinde. Yüreğini göremezdik. Bir umuttu türkü, bir kaçış "Öten bülbül senin yuvan mı yoktur / Yoksa benim gibi derdin mi çoktur / Oy gelin gelin / Sevdalı gelin / Öldürdün beni." Kendi de türkü olmuştu. Sazın bam teli gibi gerilen yürekte soğuğun acısı. "Beni duyup yad ellere varırsan / Sana zulüm bana ölüm değil mi / Oy gelin sevdalı gelin öldürdün beni." Zulüm de ölümde dünyada var. Sevda her yerde. Ölünce de seversin, belki cehennem ateşine bile dayanır sevdalı yürek. Soğuktan donmaktansa, sevdanın da ısısıyla cehennemde yanmak fikri hiç de fena gelmiyordu kulağa. Her gece Şükriye uğruna şeytana uyulunca her sabah Kıçdonduran Deresi'nde yunmak yerine cehennemde cayır cayır yanmak fikri...

"Uçurumun kenarına tahta bir çit gerelim, çoluk çocuk bir şey gelir başına......." deyince Ahret Kahya

"Yok ulen..." dedi Servet Ağa. "Biz de buralarda büyüdük bize bir şey oldu mu? Akıllı adam bebe de olsa kollar kendini. Yasaklarız o tarafa gitmeyi olur biter." dedi. Yani dediğinden beri, ki dediği dedik bu ağanın herkes bilir falakasının tadını, köyün Karabaht Vadisi'ne bakan tarafına gitmek yasaktı.

Soğuktan elleri, yüreği parça parça koştu uçuruma doğru. Karabaht Vadisi ayaklarının altındaydı. Bir türkü dilinde kaşık çalar gibi el şıklatarak gidiyordu. "Çiçekler ekiliyor güzelim haydı haydı / Bahçaya dikiliyor aman nideyim nasıl edeyim / Sen orada ben burda güzelim haydı haydı / Böyle zor çekiliyor aman nidelim nasıl edelim / Gel yanıma sevdiğim bize gidelim." Sanki gelecekti çağırınca Şükriye kendisiyle. "Bahçada gül ağacı güzelim haydı haydı / Dibinde iki bacı aman nideyim nasıl edeyim / Sinemdeki yaranın güzelim haydı haydı / Sen olasın ilacı aman nidelim nasıl edelim / Gel yanıma sevdiğim bize gidelim." Sıcacık Şükriye güneş gibi. Sıcacık eder yüreğini cehennem ateşi bile olsa. Şükriye güneş gibi, ama Körtalih Köyü'ne doğan güneş gibi. Muhallebisini yemiş uyuyor evinde kalçasında bir eli, eklemleri terlemiş, aklında Servet Ağa'nın oğluyla Servet Ağa'ya ait, köyün tek traktörünün arkası kapalı römorkunda yediği nanelerden aldığı akıl almaz keyif.. Pırıl pırıl Şükriye, Körtalih Köyü'ne doğan güneş kadar kahpe.

"Güneşi tutacağııım...." diye bağırarak koştu Karabaht Vadisine bakan "UÇ"urumun "UÇ"una. Bir tek Bakkal Şevket' in oğlu gördü. "Duuur abi duuur nereyeee..."diye bağırdı.

"Gidiyom.." dedi. "Güneşi tutacam ben, Şükriye'me gidiyom, cehennemde yanmaya gidiyom."

"Ağabey yasak oralara gitmek... Servet Ağa yasakladı..."

"Kıçımı yesin Servet Ağa, söyle ona bundan sonra ben Güneş Kralı'yım ve bu köyde istediğimi ısıtıp istediğimi donduracağım, sen hiç üşümeyeceksin Hasret, korkma..." dedi.

"UÇ"tu Karabaht Vadisi'ne kolları güneşe uzanarak yere çakılana kadar. Yere çakılıp çakılmadığı da bir muamma, kimse bulamadı cesedini. Deli miydi? Değil. Belki de en akıllısıydı köyün. Hep yaptığı gibi yakışanı yaptı. Karabaht'a da, Körtalih'e de. Babası RAsim ve annesi RAbia'ya.Gerçekten soğuktan iliklerine donarak işlenmiş bir yazgıyı, güneşin kralı olarak bozdu RAmazan.

Koray Sıpçıkoğlu "Uçurum Hikayeleri"nden...

8 Haziran 2007 Cuma

OLAĞANALTI, REZİL, ACİZ HAL BÖLGESİ

Yine üç il olağanüstü hal bölgesi ilan edildi.

“Olağanüstü” sıfatının Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde anlamı:
1- Alışılmıştan, benzerlerinden farklı olan, fevkalade.
2- Beklenmedik bir zamanda yapılan, önceden tasarlanmamış olan, fevkalade.
3- Büyük bir hayranlığa yol açan, harikulade.

“Olağanüstü hâl” birleşik sözünün anlamı da:
Sıkıyönetimden önce, sonra veya bundan tamamen bağımsız olarak kanunla belirtilen olağanüstü yetkilerin sivil yönetime verilmesi ve kullanılması durumu, olarak belirtilmektedir.

Doğu ve Güneydoğu’da olağan hâl, pek görülmüş bir durum olmadı hiçbir zaman.
Kim neyin peşindedir bu da adam gibi açıklanamadı taht korkularından.
Hele şimdi, seçim arifesinde, taht sahiplerinin yorumsuz kalmaları;
bölgede gündüz tarlada gece dağdaki oyları kaybetmemek için olsa gerek.

Şehit ailelerinin yürekleri cayır cayır yanarken birileri kozmik dairede poposunun üzerine oturup 38 saat seçmen listesi hazırlamak için vakit harcıyor, bunu da marifetmiş gibi açıklıyor.

Memleketin Şark’ında yine aynı şarkı söyleniyor mermiler arasında, yine aynı ağıt yakılıyor üzerine.

Memleketin üç kenti “Olağanüstü hâl” ilan ediliyor. Neresi olağanüstü ise?
Alışılmıştan, benzerlerinden farklı bir durum olduğu doğru ama fevkalade değil.
Beklenmedik bir zamanda yapıldığı doğru ama önceden tasarlandığı ortada ve yine fevkalade falan değil.
Büyük bir hayranlığa yol açmayacak kadar büyük bir hayvanlık olduğu ise aşikar ve harikulade falan hiç değil.
Yani terörün bizim sözlükteki “olağanüstü” kelimesiyle uzaktan yakından alakası yok.

“Olağanüstü hâl” birleşik sözcüğündeki tanımın ise tekrar tekrar okunması ve tekrar yazılması şart olmuş.
Tanımdaki hangi sivil yönetim ve hangi yetki kısmını hukukçularımız en güzel şekilde açıklayacaktır sanırım.

Partisine siyasetçi ararken: “Çünkü ben, en mükemmel varlık olan insanın hiç bir tanesine kalkıp da adeta yani piyasadaki bir manken gibi bakamam. Çünkü ben manken aramıyorum, ben siyasetçi arıyorum, özellikle derinliği olan.” diyen beyefendi, bu en mükemmel varlık olan insanın daha körpecik, gencecik, aslan gibi, koç gibisinden Tunceli’de 7, Siirt’te 3’ü şehit olduğunda partisindeki mankenler ne yapıyordu merak içindeyim.

Bu hâl olağanüstü falan olamaz. Bu hâl olsa olsa aciz bir hâldir ve olağanın da altında rezil bir durumdur.

Bu işin çözülmesi lazımdır.

Mankenleri falan işe karıştırmadan, adam gibi siyasetçilerle çözülmesi lazımdır.

Çünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi yan gelip yatma yeri değildir.